Benim Hikayem

Sıfatlardan Beri Olmak

Yaptığım okumalar artmıştı. Okul dışı vaktimin yarısından fazlasını kafamdaki soruları cevaplamaya adamıştım uzun bir süre. Hiçbir rehberim yoktu, anlamadıklarımı açıklayacak, sorularımı soracak hiç kimse yoktu. Sadece yazılı metinler ve küçük bir odada kafasında yüz bin soru işareti olan dertli bir kız…”

Ben kendimi bildiğim yaştan beri aynı sorunun peşinden gittim. “Nasıl bir insan olmalıyım?”ya da daha genel bir tarzda “İyi bir insan nasıl olur?”. İlkokulda bile kendimce uzun listelerim vardı, madde madde yazdığım. “Artık şunu yapacağım, bunu asla yapmayacağım” vb. Ne annem ne de babam kuralcı insanlardı. Aksine toplum standartlarına göre oldukça rahat bile sayılabilirler; bu nedenle kural mekanizmam içsel olarak kurulmuştu denilebilir. Okumayı öğrendiğim günden itibaren elime ne geçtiyse okudum, hepsini aynı soruyla okudum. İyi bir insan, iyi bir insan…

Annem babam namaz kılan insanlar değillerdi, evin gündemini oluşturan konular arasında din pek yer almazdı. Ama yazları köyde beraber kaldığımız anneannemin dini hassasiyetleri ve asaleti beni hep çekerdi. Onunla beraber namaz kılınca, hele sabah namazına da kalkabilmişsem bana kendimi büyümüş hissettirirdi. Ortaokulda önüme kitap koyarak, tablolarla tek başıma namaz kılmayı öğrendim. Bir teşvik olmadı bu konuda ama kendimi hep özel hissettim.

Liseye geçince namazın içten geldiğinde yapılan bir eylem değil, 5 vakit yapılan bir ibadet olduğu idrakim arttı ve yanımda etek-başörtü taşıyarak dışarıda olduğum zamanlarda camide namaz kılmaya başladım. Okulda da bir şekilde kaçak göçek hallediyorduk, namazlarımız kazaya kalmıyordu çok şükür. Namaz kırmızı çizgim olmuştu, o konuda şevkli ve hassastım. Sonra İslam’ın namazdan ibaret olmadığını fark etmeye başladım. Yaptığım her okumada “Aa o günah mıymış?” “Aa buna da mı dikkat etmemiz gerekiyormuş?” gibi o zamana kadar oluşan bütün yargılarımı tersyüz edecek şeylerle karşı karşıya kalıyordum. Lisemde aynı yaşta olduğum tesettürlü kızların, Allah’ın emri olduğu için örtündüğünü öğrenmiştim mesela. Tesettür, teyzelerin ve anneannelerin yaptığı bir şeydi oysaki! Okul bahçesinde oturup onları izlerdim, ne yer, ne içerlerdi, kimlerle konuşur, neye gülerlerdi bu “kapalı” kızlar? Nasıl bir aileleri vardı acaba? Kesin çok iyi, çok merhametli, çok güler yüzlü, her şeyin çok’undan bir aile yaşantıları vardır. Sonra aynı sınıfta olduğum bir tanesine “Bana örtünme hikayeni anlatır mısın?” deme cesaretini göstermiştim ve boş bir derste bahçedeki merdivenlerde dinlediğim o doğal, esprili ve belki sıradan ama bana göre çok fantastik hikayenin bana benzin gibi geldiğini hatırlıyorum.

Yaptığım okumalar artmıştı. Okul dışı vaktimin yarısından fazlasını kafamdaki soruları cevaplamaya adamıştım uzun bir süre. Hiçbir rehberim yoktu, anlamadıklarımı açıklayacak, sorularımı soracak hiç kimse yoktu. Sadece yazılı metinler ve küçük bir odada kafasında yüz bin soru işareti olan dertli bir kız…

Aradan aylar geçmişti ve ben bir gün asıl soruyu gözden kaçırdığımı fark ettim. “Ya Allah yoksa ve her şeyi boşa yapıyorsak?”. Soru daha büyük olduğundan derdim de, yaptığım okumalar da kat kat artmıştı ve bu sorunun cevabını bulmadan bırakmayacağıma emindim. Bu dönemde çılgıncasına araştırma yaptım. Yine rehbersiz, rol modelsiz, yazılı metin üzerinden… Soru soruyu doğuruyor, arayış bitmiyordu. Bu soruya tek satırlık bir cevap mümkün değildi, ama bütün o süreç beni terbiye etti diyebilirim. Sonunda meselenin “Neden buradayız?” sorusunun cevabında kilitlendiğini fark ettim. Hiçbir sistem, hiçbir düşünce tarzı, felsefî ekol bana bu sorunun cevabını İslamiyet kadar net ve hatta tüm detaylarıyla veremedi. Bir arkadaşım filmler mutlu sonla bittiğinde “Ee devamı yok mu? Hep böyle mutlu mu olmuşlar yani?” derdi. Benim için de din dışı bütün açıklamalarda “hayat” ve “insan” kavramları bu “eee, sonra?” sorusuna bağlanıyor, havada asılı kalıyorlardı. Zorlu bir süreçten, bir seçim yaparak çıkabilmiştim ve geriye inandığım şekilde yaşamak kalıyordu. “Nasıl bir insan olmalıyım?” sorusunun cevabını ayetlerden ve hadislerden öğreniyor, hayatıma aktarmak için maksimum düzeyde çaba gösteriyordum.

Ahlakın bizim sandığımızdan çok daha incelikli bir mesele olduğunu kavramıştım. Namazlarım güzelleşmişti, Allah’la olan bağım artmıştı, kısaca kendi kurduğum o küçük ama derin dünyada “huzurluydum”. Kıyafet dolabımı güncellemiştim, ince hırkalar ve bol pantolonlar giyerek örtüneceğim güne kadar elimden geldiği kadar tesettürü koruma niyetim vardı. Örtüneceğim gün ne zaman? Üniversite sınavından çıkınca! O dönemde örtünüp liseye girerken tekrar başımı açma fikrini kalbim kaldırmıyordu. Hem öğrenmiştim ki Boğaziçi’ne örtülü girilmesine bir şey denmiyormuş, test çözme şevkimi ve motivasyonumu bu haberin üstüne inşa ederek tam gaz yoluma devam ettim. İnce hesaplar peşindeydim. Mesela bursluluk sınavı için dershanelere başvururken dindar profiliyle tanınan dershanelerinkine girmiyordum bile ki örtündüğümde “beyni yıkanmış, insanların etkisinde kalmış” demesinler. O zaman canı konuşmak isteyen her insanın bunun bir yolunu mutlaka bulacağını henüz bilmiyordum, iyi niyetli ve kararıma halel getirmeyecek bir strateji izlemeye çalışıyordum. Lise 3’te ulusalcı kimliğiyle bilinen bir dershaneden, lise 4’te de Bağdat Caddesi’nin ortasında solaryumdan çıkıp derse gelen saçını fönsüz göremeyeceğiniz kızlar, Ferrari’yle dershaneye “uğrayan” dövmeli erkekler vb. bir profile sahip bir butik dershaneden burs kazandım. İslamcı dergilerim, eşofmanım ve bol tikli test kitaplarımla sisteme direndiğim iki senenin ardından Boğaziçi nasip oldu, o sene de zaten artık bütün üniversitelere başörtüsüyle girilmeye başlanmıştı elhamdülillah.

 Lise sonda anneme tesettür fikrimi açtığımda, bir ebeveyn refleksiyle “birilerinin kafamı karıştırmış olabileceğini” ve “üniversitede farklı grupların beni aralarına alabileceğini” düşünerek karşı çıktı, üniversite sonuna ertelememi istedi. Hayatta düşüncelerini en önemsediğim insan olan annemin karşısında boynumun büküldüğünü, omzumun çöktüğünü, şevkimin ne kadar kırıldığını hatırlıyorum. Toz  pembe ve tek kişilik dünyamdan artık çıkmaya başlıyordum. Lise sonda dershane müdürümün beni odasına alıp “sen kapanmayı mı düşünüyorsun?” sorusunun ardından çektiği nutuk var bir de ama yazıyı uzatmamak adına -ikna odaları kavramına aşina herkesin bileceği üzere- cehalet ve kibir kokan bu konuşmayı geçebilirim sanıyorum. 

Üniversiteye geçen ama örtünememiş bir kızdım artık. Üniversite gündemimizi, bazı hocaların ideolojik aşağılamalarıyla ve Amerikan zihniyetiyle yazılmış ders kitaplarındaki çarpıtmalarla nasıl başa çıkarız düşünceleri oluşturmaya başlamıştı. Lise benim için kendi argümanlarımı üretme süreciyken, üniversite karşı argümanları çökertme dönemiydi diye özetlenebilir. Herkesin bir ders halkası vardı, okumaya ve düşünmeye devam ediyorduk. Güçlendik nitekim. Önceden yazı üzerinden tanıyıp üzerine hayaller inşa ettiğim insanların et-kemik versiyonlarıyla karşılaşmak bana çok heyecan veriyordu. Her yerde tesettürlü-feraceli kızlar görmek bana aradığım özgüveni hatırlatıyordu, içim pırpır oluyordu. “Kardeşlerim, ben hep sizi bekledim” diyerek koşup sarılasım gelirdi. Tabi dindar Müslümanların arasına girdikçe onların hayalimdeki gibi kusursuz olmadıklarını da görüyordum, ama bu bende hiçbir zaman hayal kırıklığı oluşturmadı, aksine “insan olmak tam olarak böyle bir şeydi ve kusurlu olmayı gerektiriyordu, herkes farklı konularda imtihan oluyordu.”

Üniversite 3. sınıfta bankta oturup çay içerken, bir arkadaşım yanıma gelip “Örtünmek için alışverişe çıkacağını duydum” dedi. “Öyle miymiş” dedim. “Evet bu hafta sonu sana alışveriş yapacakmışız” dedi. “Öyle miymiş” dedim. “Bunu konuşalım, derse gitmem lazım” dedi ve gitti. Düşünüyorum da hayatımda en hoşlandığım emrivaki bu olabilir. Senelerdir bir şey yapamamakla ezilen içimde çiçekler açmıştı sanki. Akşam telefonlaştık, cumartesi Fatih’e gitmek üzere anlaştık, benim param yoktu, borç aldım. Bir ferace ve iki şal aldım. Tesettür için yeter de artardı. Bütün hafta öğrenci evinde ayna karşısında oturarak kendimi izledim, geceleri o feraceyle uyudum hatta evet abarttım ve feraceme şiir bile yazdım! Ertesi cumartesi eve gittiğimde üstümü giyinip anneme kararımı açıkladım, hoş tepkiler almadım tabi. O üstümdeki “şeyle” o kapıdan içeri giremeyeceğimi, üniversite sonrasına ertelemişken bunun nereden çıktığını, ailede benden başka kimin böyle olduğunu, kapanacaksam da tunik- pantolon gibi modern şeylerle kapanabileceğimi işittim. Allah üzerime bir sekine indirdi ve ben o süreci kimseyi kırmadan-dökmeden, yumuşaklıkla ve güler yüzle yönettim çok şükür. Normalde o kadar yumuşak huylu değilimdir ama anne-babayı incitmemenin en az tesettür kadar önemli olduğunu biliyordum ve bildiğime uygun hareket etme fırsatını yakaladığıma inanıyorum. Kararımdan dönmedim ama kimseyi de kasıtlı kırmadım. Annemin bu tutumu da uzun sürmedi zaten. Hassasiyetlerimle örtündüğümü anlayınca çok daha anlayışlı ve hatta düşünceli bir tutumla yaklaştı konuya.

Bir hafta sonu örtündüğüm için o güne kadar aynı sırada açık oturan kızın iki gün sonra örtülü gelmeye başladığını herkes fark ediyordu, gelip tebrik eden birçok kişi olmuştu. “Ben de istiyorum nasıl oldu anlatabilir misin?” diyerek yanıma gelenlerle hikayemi paylaşıyordum. Allah bir hayalimin gerçek oluşunu nasip etmişti ve hissettiğim şey “tamamlanmışlık”tı. Müslüman olmak öyle kolay tamamlanmaz biliyorum, benimki hayaller bağlamında bir tamlık hissiydi, kendimi gerekli bütün silahları kuşanmış ve hayat mücadelesine hazır bir savaşçı gibi hissediyordum. Gerçekten de bir savaşçı. Toplumdaki tüm ön yargılarla, sessiz bakışlarla, saklı-açık kibirlerle mücadele etmenin ilk basamağıydı örtünmek ve ben buna hazırdım.

Geniş ailemde durum tam bir ölüm sessizliğiyle karşılandı. Herkes hiçbir şey olmamış gibi davrandı, sanki başımdaki örtüyü hiç fark etmemişler gibi. Bu konuda konuşulmadı (en azından benim yanımda) ve hep beraber rol yaptık. Ben içerideyken duyduğum “Tarikata falan mı girdi?” “Kendine yazık etti gencecik kız?” “N’oldu buna” vb. ben odaya girdiğimde hemen başka bir muhabbete evriliyor, kimse beni kırmıyor ama açıkça konuşup fikrimi soracak kadar ciddiye de almıyordu. Soranlar da nasıl olduğunu merak ettiğinden değil, kafasındaki yargıyı doğrulatmak adına soru soruyordu. İlk kez bir aile ortamında tanıştığım birisi çıkıp “Nişanlın mı istedi canım kapanmanı?” diyebiliyordu mesela ben onun canı falan değilken. “Yo, beynim var çok şükür” cevabını aldığında ise ortam geriliyordu, ortamı geren ben miyim, onların ön kabulleri mi, bir düşünseler isterdim.

Ve tahmin edin ne oldu? Başkalarıyla tanıştırılırken “Seda şöyle böyle biridir, biliyor musun 5 vakit namaz da kılıyor” cümlesi artık “Seda şöyle böyle biridir, biliyor musun Boğaziçi’nde okuyor” moduna evrildi. Yani önceden “modern ama namaz kılan kız”, şimdi “yobaz gözüken ama Boğaziçi’nde okumuş kız” şeklinde yeni bir senteze dönmüştü. Neyse ki Seda artık kim olduğunu tanımlarken onların kullandığı sıfatlardan beri olmayı öğrenmişti.

Seda