Benim Hikayem

Aradığım Şeyin Yarısı

-Bilmiyordum. Allah’a muhabbetin yerini hiçbir şey dolduramazmış…

Ama Allah.

Annesinin evlenirken eşine koştuğu tek şartın, onu kapatamayacak olduğu; babasının, evde kıldığı ilk namazda diğer insanların onu o şekilde görmesinden utanarak kapıyı kapattığı; ona “Allah sana da nasip etsin” diye dua eden bir ablaya gülerek, “Ben asla kapanmam!” diyen ve ilk halini bilen arkadaşlarının, “Hala inanamıyorum, sen nasıl kapandın?” dediği bir kızım.

Dinden, İslamdan çok uzaktık. Yılbaşını aile dostlarımızla kutlamak, babamların kendilerine güzel bir masa kurup okey oynamaları ve yanımızda alkol almaları çok normaldi. Babam, alkolik değildi, sadece özel günlerde arkadaşlarıyla bira içerdi. “Alkol haram, bırakayım.” diye bir çabaya girdiğini ve bunun üzerine düşünmesi gerektiğini bile bilmiyordu sanıyorum. Çok küçükken dahi tadına bakmak istediğimde hep izin verir uzatırdı. (Mesleğinin büyük bir rolünün olduğunu düşünüyorum. Askerdi ve lise yıllarından beri sadece bu ortamda bulunmuştu. Bilgiyi askeriye dışındaki bir kaynaktan almamıştı. Burda da alkol almak, su içmek kadar normaldi. Hatta beklenen bir şeydi.)

6.sınıfa gelene kadar biz lojmanlardaydık. Etrafımda anneannem ve babaannem dışında gördüğüm kapalı hiçbir kadın yoktu. Onları da yılda bir kere memlekete gidince görürdüm. Hatta ya 3. ya da  4.sınıfa giderken minibüste kapalı genç birini gördüğümü hatırlıyorum. Çok şaşırmıştım, bu yaşta…Kapalılık gerçekten var mı? Din dersinden biliyordum farzlar vardı. Tanımı, “yapılması zorunlu” diye öğrendiğimiz şeyler. Namaz gibi. Namaz kılarken kapanılması lazım olduğunu da biliyordum.Fakat namaz dahi gerçekçi gelmiyordu, daha çok bir ritüel gibiydi. Dans gibi, sanıyorum onu insanlar istediğinde yapıyorlar. Bir de yaşlılar var, onlar ölecekleri için yapıyorlar. O gün, insanların bu, “dini bilgileri” ciddiye alıp kapandığını fark ettim hatta yaşlı olmayanlar, gençler de kapanıyor! Ben, kıza üzülmüştüm.

Gerçekten müslüman kadınların kapanması gerektiğini, farzlardan biri olduğunu hala bilmiyordum. Bunu yedinci sınıfta duyacak, ciddiye almayacak ama lisede bu bilginin varlığını kabul edecektim.

İlkokul yıllarımda kapalılık ve dinle alakalı bildiğim pek bir şey yoktu. O yüzden gördüğüm her şey aklımda kalıyordu. Garipsediğim her cümle. Bir gün, 5. katta kalan komşumuzun küçük kızı gelip dinimi soracaktı. “Müslümanım” diyecektim. Farklı bir cevap beklediği çok belli bir şekilde duracaktı. O gün acaba yanlış mı cevap verdim gerçekten, yanlış dini mi söyledim diye çok endişelenecektim. “Elhamdülillah müslümanım diyecektin, yanlış dedin, başında demezsen sayılmaz” dedi.(İşte, biz meselelere böyle kafa takıyoruz ve asıl felsefeden manen uzaklaşıyoruz) Çok belliydi, o gün din dersinde öğrendiği bu yeni bilgiyi, her gördüğüne soruyordu. Benim aklımda yeni bir şimşek çakmıştı, “Müslüman mı din, İslam mı? Bunları ayıran şey ne?” bunlar ilk sorularımdı.

Bir gün, yine bir toplu taşıma aracında kulaklık takmış başı kapalı bir kız görmüştüm. İçimden geçirdiğim şey şuydu, “Bunlar da bi karar versinler, ne saçma; hem başörtüsü takmış hem de kulaklık” Bu cümleleri kendim de düşünmüş olduğum için İslam’a ve tesettüre uzaktan bakan, aşağılamaya çalışanları çok iyi anlıyorum. Hayatımın neredeyse tümünü lojmanda geçirdiğim için başörtülü birilerini görmemem beynimin, onlar üzerine “istenmemesi gereken şeyler” etiketi bastırmasına yetmişti. Aslında din hakkında çok yorum yapan biri yoktu etrafımda. Kimse başörtülülere ve kapalılığa kötü bir şey dememişti -belki de zaten tanımadığımız ve muhattap olmadığımız içindi- sadece cemaatler, tarikatlar hakkında atıp tutabiliyorduk. Bu fikirleri yıkıp yenilerini kabul edebilmek için hem kendim sancı çektim hem de etrafımdakilere çektirdim. Haklarını helal etsinler.

Babam emekli olunca biz, lojmanın altındaki mahalleye taşındık. Burda bir sürü kapalı kadın vardı. Annem, mizaç olarak çok saf ve duygusal bir insan. Yeni komşularıyla tanışınca, onların muhabbetlerinden etkilendi ve namaz kılmaya başladı, Kuran okumayı öğrendi. Cuma sohbetlerine gitmeye başladı.

Annemler muhafazakar bilinen bir dersaneye yazdırmıştı beni – tabiki muhafazakar olduklarından değil başarılı olduklarından- Annem beni tanıtmadan önce öğretmenle görüşmüştü. Tanıştıktan sonra annem şöyle bir şey dedi, “Hep göbeği açık, kısa şeyler giymek istiyor, biraz düzelsin, kapalı giymeyi öğrensin diye buraya gelmesini istedim.” Giyim, benim için son derece önemliydi. O zaman annemin isteği sadece, dışarda düzgün giyinmemdi. Elaleme laf vermemek gibi bir amacı vardı. Kültüre uymak ve “normal olmak”. O gün, anneme kapanacağım söylense “Bunlar dinci, kızın aklını saçma sapan şeylerle dolduracaklar, her şeyin bir sınırı var!” deyip çıkardık o dershaneden, önünden bile geçmezdik. Dinci olmaya karşıydık biz. Laiklik ve Avrupa en sevdiğimiz şeylerdi. “Baksana adamlar nasıl..”

Dersanenin ilk günü, sınıfımızda kapalı bir kız vardı, sınıfın en arkasında oturuyordu. Çok daha şaşkındım. Aynı yaştayız. Hoca derse girdi, geri çıktı, danışmadaki kadınla geldi, kızı dışarı çıkardı. Kız, çok utandı. Kıza çok üzüldüm, kafası kapalı diye kıza nasıl herkesin önünde böyle davranır? Tamam, kızda kapanmamalıydı, kesin ailesi zorlamıştı, kesin kızın suçu yoktu. Kız, o gün derse geri gelmedi. Teneffüslerde sınıfta, gelir şimdi diye bekledim.  

Emine, hala en yakın arkadaşlarımdan biri, dünyanın en komik ve eğlenceli kızının, en mutsuz olduğu günlerden birine şahit olmuştum. Yıllar sonra, o günü tekrar anlattırdım. Onu, o gün, o bakış açımla bile haksızlığa uğramış gördüğümü söylemek istiyordum. Onun hissettiklerini artık hissedebiliyorum. Bana tuvalete gidip utancından çok ağladığını, annesinin gelip onu aldığını söyledi. O gün onun için, “o lanet gün”. Hala yüzü buruşuyor ve hatırlatınca hala kalbinin acısı sürüyor gibi. Ona şunu da sordum, o gün, en arkaya köşeye oturmanın nedeni de seni daha az görmelerini istemendi değil mi? Ben de öyle hissederdim, istenmediğimi hissettiğim yerde, göze batmamak isterdim, saklanmak isterdim. O, bu muameleyi ve hissettiklerini daha ateşli bir şekilde anlattı. Tekrar sorsam tekrar aynı sinirle anlatır. Ben de anlatırdım.

Emine, bana o yıllarda çok şey öğretti. İlk defa bu kadar komik ve eğlenceli bir kız bulmuştum ve o kız, kapalıydı. Sanki elimizde fazladan tahtalar vardı ve biz bu sefer aramızı tahta çitlerle çevrelemiyorduk, sınırlar çizmiyorduk; beraber oturacağımız bir masa inşa ediyorduk.

İlk kapalı arkadaştan sonra ilk namaz kılan arkadaş grubum oldu, birisinin babası imamdı! İşte bu tam bir şoktu benim için. Büşra’nın evinde yaz boyunca, o kadar çok vakit geçiriyordum ki! Caminin lojmanında kaldıkları için amca namazı kıldırdıktan sonra eve gelebiliyordu. Bense davranışlarını, bu adam, “din adamı” diye izliyordum. İmam, espiri yaptı! Gülmekten de hiç çekinmiyordu. Bana laf atıyordu ve beraber gülüyorduk. Bir süre sonra, din adamlığı yerini sıradan insana bıraktı. İyi biri olmaya çalıştığı çok belliydi.

Sohbetler vardı ve arkadaş grubumla beraber sohbetlere gidiyorduk. Başta dinlemiyor gibi takılıyordum, “Bunlar da, en büyük meseleyi bu sanıyorlar”. Dinlemeye başladım. Bu sefer de en büyük amacım, yanlışlarını bulmaktı. Boşlukların varlığına emindim, bulup en zor soruları sormaya çalışıyordum. Hiç olmazsa sorduğum soruların cesurluğu onları zorluyordu ve ben onlardan beklediğim yanlış üslubu görürüm diye bir an kolluyordum.”Bu mu sizin dininiz?” diyecektim. Diyemedim. Bana sabrettiler. Sorularım bittiğinde, tatmin olmamıştım ama gerçekten dinlemeye başlamıştım. Dinledikçe kendi sınırlarımı çizmek zorunda da kaldım, kalbimi açmak zorunda kaldım, duymak zorunda kaldım. Yaratıcı varsa çok sıkıntılı bir şeydi. “Bu ne cürret!” Bence bu bana söylenebilirdi. İnsandan daha büyük bir güç olması lazımdı.  Mükemmel bir tam’a ihtiyacım vardı. Yoksa, tanımları temellendirdiğin yer neyse, doğru bu olacaktı ve bu, “Bir doğru yok” kabulüne götürüyordu. Bense, vicdanım sayesinde doğru ve yanlışa inanarak büyümüştüm. Adalete inanmak istiyordum.  İşte düşünüyordum, dinden çıkaracak şeylerin farkındaydım, çok abartmıyordum ama mesela kadın-erkek farkları en temel konumdu; cennette erkeklere huriler varken niye bize yok? Bize yok olduğu nerde yazıyor? Neden dört eş? Kadınlar, gayri müslümanlarla evlenebilir mi? Neden?

Şimdi bu sorularımın onları neden terlettiğini anlıyorum, soru sorduğumda benim bu yaşımdan küçük olanlar dahi vardı. İslam hakkında da, üç cümleyle cevap verilecek soru yok. Hala cevabını tam olarak bilmediğim birçok konu var ve Allah’ın koymadığı kurala, Allah böyle diyor demek kişiyi dinden çıkarmaya yeter. Bilmemenin başka nedeni de, öğrendiğimiz kaynağın bir insan olması, kulaktan duymamız ve bize de bir cümleyle cevap verilmiş olması. Halihazırda, daha Allah’ı tanımayan bir insana, bu soruları açıklamak, konuyu çok havada bırakacak ve yanlış bir tarafa çekecek bir davranış. İslam, belki bir sohbette hissedilebilir ve kabul edilebilinir fakat bir oturuşta oldu da bitti olacak basit bir konu değil. Müslüman olunur fakat istenen müslümanca bakış ve yaşayış sağlanamaz. Bundandır ki hayat boyu öğrenme ve öğretme müslümana farzdır.

Sonrasında bu içimdeki ateş söndü. Arkadaşlarımın desteğiyle sanıyorum. Onlar namaz kılıyorlardı ve iyi insanlardı, Allah’ı da seviyordum. Sadece namaz kılabilirdim, kimseye zarar vermezdi bu. Günde bir saat dahi etmiyordu ama ya yaşlanınca pişman olursam nasıl kazalarını yetiştirirdim?

Merve ve Rabia bana namaz kılmayı öğretti. Ben öğrenene kadar her namazı iki kere kıldılar. 8.sınıfa giden bu kızlar amma fedakardı. -Bana dostluğu öğreten insanlar-

Şöyle derler, nefsin zararına göre hiçtir, iblisin tehlikesi. Kötü arkadaşın karşısında da nefis hafif kalır. Yani şeytandan ve nefisten kurtulabilirsin ama kötü arkadaştan bir kötülük kapmamanın ihtimali yoktur.

Can dostum Rabia’yla hayatımızı değerlendirirken, “Neyi iyi yaptım da bu yeni yollar bana açıldı?” diye düşününce -sebep arıyorum- tek bir cevap buldum. İyi insanlar olduğunu düşündüğüm insanların peşlerini bırakmadım. Rabia da aynı şeyi söyledi. Hayatımızı durup dururken güzelleştirdiler. Onlarla beraber olunca da iyi olmaya ve doğruya yaklaşıyor insan. İyi insanları nerde bulurum? Onlarla beraber olmanın bir dua ve bir talep işi olduğunu sanıyorum. Bir süre sonra, her sağınıza ve solunuza baktığınızda onlardan en az birini görüyor oluyorsunuz. Hem ben onları tanımayı ve onlarla olmayı arzuluyorum hem de Allahım beni, o kişinin yanına oturtuyor. Mütevazi ve yumuşak huylu oluyor birçoğu. Çok kere yardımsever oldukları için tanıştık. Ama benim iyi insanlarımın bir diğer özelliği, Allah demeye korkmuyorlar ve gülümsüyorlar, Onun adı geçince. Ben, taa başında, “Ben, yaptım!” derken “Allah izin verdi” demeyi öğrettiler. Bir şey yapmaya söz verince geleceğin tam olarak elimde olmadığını hatırlattı, “inşaAllah” demeleri her defasında. Küçük ama teslimiyetten parça parça bir şeyler öğrettiler bana. “İnşaAllah”, eskiden de kullanırdım da, bu insanlar, farklı bir hâl içinde kullanıyorlardı. Bir şeyi yaptığımda, “Teşekkürler” kelimesinden çok “Allah razı olsun” duyuyordum etrafımda. Bir gün, bir dostumla, “Teşekkürler” kelimesinin ne kadar yetersiz bir şey olduğunu dahi konuşacaktım. Biri, benim için önemli olan bir şeye yardım ediyordu, zamanını veriyordu ama ben bir dua bile veremiyordum. Allah’tan onun için istemenin yerini ne tutar? Bu iyi insanlar dediğim insanlar da yanlış yaptılar, özür dilediler, tövbe eden kimselerdi. Sorsam bir yanlışları üzerine, bu yaptığın doğru muydu diye, aralarında direk “yanlıştı” diyen o kadar olur ki.

Öğrendiğim bir şey;

Artık, doğru olma ve kabul etme vakti. Yanlış yapmak ayrı, yanlışı bildikten sonra, “Bu doğrudur” diye onda ısrarcı olmak ayrı.

Bu insanlardan hiçbir şey almasaydım dahi orda kazandığım vakitlerde nefsimi tanıma fırsatı buldum derdim, günahlardan uzak tuttukları vakitlerde. Bana zarar vermediler ve zararı yaşamadan görmeme, fark etmeme yardım ettiler. Allah razı olsun.

Nefis ve şeytan ölmedi-ölmeyecek ama zırhımı giyinip kuşandım. Bir savaşta, meydanda olduğumun farkındayım. Ya savaşta olduğumu bilmeseydim ve normal halimle kılıçların karşısına geçseydim? Bir kılıç darbesi yere serilmeme yeterdi. Allah korudu.

Arka planda bir de annemle uğraşmam gerekiyordu. Çok oralı değildi aslında ama namaz kılmama para ödülü koymuştu. Namaza başlarsam ve devam edersem bir ay sonra 200 tl’m olacaktı ve ben yeni almak istediğim akıllı telefon için para biriktiriyordum… 

Velhasıl namaza başladım. Ay sonu geldi, annem, “Bu dünyada mı karşılığını almak istersin, ahirette mi? Namaz parayla satılmaz” diyerek karşıma çıktı. Bu yolu bulduğu için de gülüyordu. İlk başta sözünden caymaya çalışmasına sinirlendim, “Söz verdin!” “Ben ikisini de istiyorum” 

“Tamam tamam, haklısın” deyip güldü ama gerçekten hatasının farkındaydı.

Parayı ne yaptım, hiç bilmiyorum. Ama annemin bu sözünü çok düşündüm. Gerçekten namaz kılıyorsam, ibadetin karşılığını Allah’tan bekleyeceksem bunu parayla kıyas etmek-denk etmeye yeltenmek hiç mantıklı değildi.

Bir gün tam kapıdaydık, bir abla vardı, o an mutlu olmasını istemiştim, başındaki eşarbının çok güzel olduğunu söyledim. Güldü gerçekten, Allah sana da nasip etsin, dedi. Ortamdaki herkes ne düşündüğümü biliyordu. Sesli bir şekilde güldüm. Tüm arkadaşlarımla beraber güldük. “Ben asla kapanmam” Bu dediğime en az ben kadar inanıyorlardı.

(Never say never)

Değişmek hoşuma gitmişti, kendi üzerimde söz sahibiydim. Arkadaş ortamında, bu konuyu bir de etrafımızda bir otorite yokken konuştuğumuz olmuştu, aslında kapalılık kötü bir şey değildi. Büyük bir ödül alırsam yapabilirdim. Daha çok vakit vardı, eğer umre yahut hacca gidersem, geldiğimde kapanmak isterdim. Zaten yaşlanınca çoğu insan kapanıyor, hayattan zevkimi de almış olurdum. Biz, Büşra ile bunu konuştuk. Neredeyse bir söz verdik birbirimize, bak göreceksin, gittiğimde kapanacağım, neden yapmayım? Çok büyük bir nasip, bu, Allah’ın yardımı değilse, işaret değilse ben neyi beklerdim? Ölüm döşeğinde olmayı mı? Hayır, ben karşılaştığım olumsuzluklar yüzünden değişim geçirmiş biri olmak istemiyorum. Allah’ın başıma bela vermesine lüzumu olmamalı. Hep duamdır, Allah’ım dermansız bırakma beni, beni kötü şekilde sınama. İflah olmaz değilim, olmamalıyım. Seni hissediyorum, çok seviyorum. (Daha da sevicem, kalp genişliyor ve sanki pompalaması değil artık önemli olan. Daha büyük bir görevi var insan için. Genişliyor, seviyor, sevdikçe genişliyor. Bedenin içine yayılıyor, sarıyor ama sarınca dahi duran bir şey değil bu aşk. Bedenden taşıyor, sanki o küçük organa, her şey sığacak.)

Öğretmen lisesini kazanmıştım.(Sıralama yapmak için dersane hocamla görüştüğümüzde danışman hocam, listedeki tutan okulları gösterirken Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni önerdi. “Puanı yüksek, iyi” dedi. Anında cevap verildi; Ben, “Tabiki olmaz” Babam, “Yok, hayır ” Annemi hatırlamıyorum. (Gitmem olasılık dahilinde bile değildi.)

Öğretmen lisesi öğretmen olmak isteyenlere ek puan veriyormuş, daha garanti bir yöntem olduğu için annem ve babam böyle istedi. Hem öğretmenlik, kızlar için en iyi meslekti onların gözünde. Yavaş yavaş toplum kuralları ve kültürel baskıyı üstümde hissettiğim dönemlere giriyordum. 

Okulda birçok arkadaşım vardı, öğlenleri namaza vakit ayırırlardı, namazıma onlar sayesinde devam ettim. Çünkü hala İslamın konsepti kafamda tam oturmamıştı. Beraber yemeğimizi yer, cümbür cemaat yanımızdaki okul yurduna gider kullanılmayan bir katta saf olup namaza dururduk. O zamanlar, namaz yetiyor tabi.

Artık namaz yavaş yavaş hayatıma tesir etmeye başladı, (edilen duaların gücüne inanıyorum) “Allah sizi doğru insanlarla karşılaştırsın”

 “Amin teyzeciğim”

Bir gün karar aldım, bir daha beyaz, pembe, gri, saydam hiç yalan söylemeyeceğim. Yakışmıyor bana. Zaten güvenilir biri olmak istediğim için çok da zor olmadı bu. Ahlaklı insan nasıl olunur, araştırma başladı bende. Mahalledeki sohbetlere gidiyordum, artık soru sormadan dinliyordum. Sohbet halkaları hep aynı şeylerden bahsediyordu. Bu iyi bir şeydi çünkü bir de onun cemaati bunun cemaati olayının varlığını öğrenmiştim. Temelde aynı olmaları içime su serpti, hepsine gidebilir, hepsinden güzel şeyleri alabilirdim. Kötü şeyler elenmeliydi. Cemaat güzeldi ama bazıları bir cemaate üyeyken, ben yeryüzünde Kuran ve sünneti kabul eden tüm cemaatlere üyeydim. Yeryüzü mescidti. Gittikçe “insan için” felsefesini benimsiyordum. Dünya vatandaşıydım herkes gibi.

Evde internette ateist sayfalarındayım, dışarda farklı cemaatlerin sohbetlerinde. Etrafım çarşaflı teyzelerle sarılı, ben sohbetlerde başını kapatan kızım. Bu sefer ateist sayfalarındaki sorulara Kuran’dan cevaplar arıyorum. Sünnetlere, Peygamberimizin yaşayış tarzına bakıyorum. Sordukları soruların bazılarına Kuran’dan birebir cevaplar buluyorum. Şaşırıyorum. Çünkü sordukları sorunun aynı cümle yapısıyla cevabı ve ayet şöyle devam ediyor, “Sana şöyle derler” ardından açıklama geliyor. Kısa bir açıklama ama sorulan sorunun tam cevabı ve “O soruya bu cevap” dedirtiyor. Bu aktivite inancımı kuvvetlendiren bir eyleme dönüşüyor.Çünkü kendi kendime de öğrendiğim, öğrenmek zorunda kaldığım bir süreç. (Herkes için böyle olmayabilir) Videolar izliyorum. Bazı sorulara Kuran’ın perspektif sunarak cevap verdiğini fark ediyorum. Sonra o dönemde Peygamberimizin anlatımına, olaylara hassasiyetine bakıyorum. Sonra ateistlerin söylemlerinde, Allah’a inanmadıkları için teslimiyet göremiyorum. Sadece kendilerine inanabildikleri bir dünyada yaşadıklarını ve bunun onları, ben merkezci yapan bir şey olduğunu, kibirlendirdiğini fark ediyorum. “Kibir” Allahım bunu hiç sevmiyor. Cennete giremez. Allah’ın sözü haktır. Allah, teslim ol diyor. Allah’tan başka İlah olmadığına, Peygamber’in(sav) getirdiklerine. Onlar, olamıyorlar. Hayatlarının tüm kontrolünün kendilerinde olduğunu düşünüyorlar. Kendi argumanlarımla sayfaların gönderileri hakkında uzun uzun tartışmalara giriyordum o zamanlar. Büyük bir sayfanın admini, bana sinir oluyor ama aynı zamanda selamlaşıyoruz bir nevi. Bana önerilerde bulunuyor, ben de bulunuyorum. Bana, “Burda barınamazsın” diyor. Allah’ımın içime verdiği sabır ve sükunetle bulunmam gereken vakte kadar bulunuyorum. Çünkü korktuğun kadar büyütürsün gözünde. Ben Allah’tan korkuyorum. Onların meseleleri küçülmeye mahkum. Ateist sayfalarından duyduğum, merak ettiğim varoluşsal sorularım tamamen cevaplanıyor. O hayatlara baktığımda, biraz sohbet ettiğimde görüyordum, onlar da biliyor aslında, kendi hayatlarında tamamen kontrol sahibi olmadıklarını. Kabullenmek zor geliyor nefislerine, kibirleri kendilerini kör etmişti. Allah, karakterlerinin düzelmesine izin versin ve sonra hidayete erdirsin. Sadece sorularıma bulduğum cevaplar değil; tavırları ve argumanları da bana çok şey öğretti, “Kendimi bir şey sanmamalıyım.”

Bazı videolar buldum. O videolarda, muhtemelen daha önce hiç yargısız İslam’a bakmamış, benliğinden kurtulmaya çalışmamış ve belki düzenli bir şekilde namaz kılmamış eski müslüman bir ateist, “İslamı yıllardır denediğini ve dinde yanlışlar bulduğunu” söyleyecekti. Allah’a ve onun Kuran’ına teslim olmayan birisine Allah, “Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler.” ayetini okutacaktı. Allah büyüktür.

Bir dini denemek, o dinden olduğunu söylemek değildir. Teslim olmaktır, dua etmektir, tövbe etmektir. Bir yerde bir zulüm varsa, “Banane” dememek, “Onlar da şöyle” demeden, “Ne yapabiliriz, o insanlar için?” sorusunu sormaktır. Allah’ın merhametine inanmaktır ama Allah’ın görevlerine ve ne yapacağına bir kul olarak karar verip(!) “Nasılsa affeder ya” diye nefsin istediğine uymak ve zararsız(?) bahaneler bulmak değil; Allah’ın kulluğuna layık olmanın doğru bir yolunu aramaktır.

En az ne aradığının yarısını bilen kişi bulduğunda “Ben buldum!” diyebilirmiş. Yani Allah’a kul olmadan, lâyık kul olunamıyor. Bir “kul”, Kuran’a baktığında görmek için yaratılmış. Ruh sağlık bulsun, tamamlansın. Kalpte çok kuvvetli duygular varmış. Az az tanıdım.

Artık Allah ile bir ilişkim olduğunu hissediyordum. Oruç tutmak, namaz kılmak, Allah demek içimde istediğim bir davranıştı. Yaz boyunca internette İslamla alakalı araştırmalar yapıyordum. Annem, 40 yaşında kapandı. Babam kabullenemedi, evde bir süre tartışmalar devam etti. Ben, süreç boyunca, “İnsanlar kendi kıyafetleri hakkında kararları kendileri verirler, karışamazsın” argümanımı kullanıp bunun, annemin insani hakkı olduğunu göstermeye çalıştım. Ben bilmiyordum ki, sokaktakinin de rahatlıkla karışabildiğini, gördüğü müslüman kadının seçimleri hakkında herhangi bir fikri olduğunu. Babam karışmış çok mu(?)-öylesine bir kinaye- Dışardaki bazı insanlar, tesettürlü kadınların kapalılıklarını ve bir şeylere haklarının olup olmadığını tesettürlülerin kendilerinden daha çok konuşuyormuş. Kapalı ve belki müslüman olmayanlar, kendilerini ebeveyn yerine koyuyorlar. Çocuğunun mesleğine, nereye girip girmeyeceğine, nasıl konuşacağına ve nerde susacağına karar verircesine müslüman kadına istedikleri rolleri veriyorlar, istemediklerini vermiyorlar. Onların, müslüman kadınları yetersiz görmek ve göstermek politikalarının ürünü olmaktan Allah bizleri korusun. Ben, Allah’a teslimim. Allah’ın dediği gibi yaşamaya, dediği sınırın içinde, o üslupta olmaya çalışıyorum. Sınırları Allah çizer.

Lise 3. sınıfta, sömestıra 1-2 ay kala, abim ve arkadaşının Diyanetin yarıyıl tatilinde gençler için yaptığı indirimli umreye gitmeyi planladıklarını öğrendik. Allah aşkıyla yanan annem çok sevindi, ona da gitme fırsatı çıkmıştı. (Annem, dini ve Allah’ı tanımaya başladıkça eski hayatının boş geçtiğini söyleyen biri oldu. Büyük bir teslimiyet sergiliyordu. Söylenen her ibadeti anında kabul edip içine dalmaya çalışıyordu. Dışardan gören biri ona, “görmemiş” diyebilirdi. Her an heyecanlıydı, cuma sohbetinde onu tanımayan yoktu. Anlatıcı hocanın yanına çömer, gözlerinin içine bakar ve durmadan yazardı. “Aa öylemiymiş!” “Böyle mi yapmamız gerekiyormuş? Bilmiyordum” Gerçekten bilmiyordu ve daha önce böyle bir şey görmemişti. Hissetmemişti. Hissetmemişti diyorum çünkü ben, onu hiç bu kadar hevesli görmemiştim.) Ben de bu umre olayının dışında kalmamalıydım ama ilk an olaya, “Abim, yapıyorsa ben de yaparım!” diye bakıyordum, inkar edemem. İlk defa umreye yahut hacca gideceğinizde ne yaptığınızı ve ne hissetmeniz gerektiğini bilmiyorsunuz. Bu cümle, klasik bir cümledir. Gelince görürsünüz, o insanlardaki burukluğu. O gün başvurunun son günüydü, pasaportlar için 4-5 gün daha vardı ama bizimse annemle pasaportumuz dahi yoktu. Çok kısa bir süre içinde çıkmış ve gelmiş olması lazımdı. Annem, niyet etti üçümüz beraber gideceğiz. Tabi bunun babamdan geçmesi lazımdı ki biz, bu adamı tanıyoruz; babam bundan hoşlanmayacak. Annem her zaman kurulmayacak hayalleri kurar ve peşinden koşar. Hatta ona göre, izin vermeyeceğine emin olduğum babama, “Beraber ailecek umre yapalım!” diyecek ve babam da gelecek. 

Babamın onay vermesini gerçekten beklememiştim, annem de bu kadar hızlı onaylamasını beklemediğini söyledi. Başvurduk, öbür gün Fatih’te pasaport almayı bekliyorduk. Pasaportlar vaktinde gelmişti. Umre için ferace aldığımızı, evde olan siyah bir başörtüyü başıma taktığımı, havalanında ilk başörtülü fotoğrafımı çektiğimi hatırlıyorum. Bir daha başımdan çıkarmayacağımı düşünmezdim.

Arabistan beni çok şaşırtmıştı, etrafta feraceli-çarşaflı bir sürü siyah giymiş kadın vardı ve bunun düşündüğüm kadar kötü bir şey olmadığını gördüm. Onlardan hiçbir farkım yoktu. Dış kıyafetiydi bu ve aslında beni daha rahat hissettirmesini de anlayamamıştım. Dedikleri gibi “Baskı altında” hissetmiyordum. O manevi atmosfer de olabilir, insanların güzel ve gösterişli giyinmelerinin bir sınırının olması olabilir, “Aynı gözükmek, aynı şeyi düşünmek” çok güzel bir terapi gibi gelmişti. Düşüncelerimden biri, ”Ben burada yaşasam çarşaf da giyerim ki, feraceden farkı yok, burada bunu yapmak çok kolay” Ağzımdan çıkan bir cümle, “Anne, burası sanki benim ülkemmiş de yeni kavuşmuşum gibi hissediyorum. Burada yaşayamaz mıyız?”

Ben hala babamın o gün nasıl onay verdiğine şaşırıyorum. Bu durumu hep şu cümleyle anlatırım, “Ne bir gün önce ne de bir gün sonra sorsaydık, bence izin vermezdi.” Bu dediğim, hiç değişmedi, bence babam o gün, boş bulundu ve onayladı. (Açılımı: Kalpler, Allah’ın elinde)

Umreden geldik, dışarı çıkıp arkadaşımla buluşmayı planlıyorum. Kapıdan tam çıkarken, annem, “Artık kapanmayacak mısın, o kadar umreye gittin, umreden geldin?” dedi.

Kapıyı kapattım, ben bu olayı unutmuştum! İstanbulda, her zaman yaptığım gibi hazırlanıp dışarı çıkacaktım, tıpkı 10-12 gün öncesindeki halimle. Umre, film gibi gelmiş olmalıydı, çünkü o kadar farklı amaçlara hizmet ediyordu ki bu iki dünya. Birinde ibadet etmek için yaşıyordun, diğerinde yaşıyordun ve ibadet etsen iyiydi. Bu dünyadan, Allah’ı hakkıyla anlamak çok güçtü. 

O an, başımdan aşşağı kaynar sular döküldü. Zamana ihtiyacım vardı. Düşünmem lazımdı, evde telaşlı telaşlı ne yapacağımı düşünüyorum volta atıyorum. Sinirliyim, “Anne geç kalıyorum!” ,“Ne yapıcam?” Tabi ondan otoriter bir cevap duymak istemiyorum. Eğer kötü üsluplu bir cümle, bir emir cümlesi duyarsam işler kötü olacaktı, kendimi biliyorum, inatlaşacaktım. Yani böyle bir anda birinin beni sakinleştirip güzel konuşması lazım. Karışmadı ve bence tarihte benim hakkımda aldığı en iyi karar buydu.

Kapıdan ilk defa çıkacağım gün, “Şimdi açık gidersem açılmış olucam ama kapalı gidersem büyüyü bozmayacağım, sadece akşam karar vermek için ertelemiş olurum” düşüncesi kazandı. Dualar ediyorum. “Lütfen Allah’ım, arkadaşım dışında tanıdığım biri beni görmesin.” Konu İstanbul olunca şehrin kalabalığına güvendim, çıktım. Sadece yere bakıyorum. Dönerken E5’teki bir minibüse bindim ve minibüste aile dostumuz olan amcayı gördüm.(Allah’ım sana tekrar inanıyorum) O da beni gördü. “Adını vermek istemeyen kişisi?” Amca şaşkın. Ben olsam ben de şaşkın olurdum. Kendime hala şaşıyorum zaten. Çok muhtemel kırmızı bir suratla gülümsemeye çalışarak ve bana bakmamasını umarak, Amca, “Geldiniz mi?” “Geldik geldik”…

Kapandığımdan bir hafta geçti. Zaten yeteri kadar utandım, cefası nerdeyse bitti sefasını da elde edeyim bari diye diye sokağa babamla çıkacağım güne gelmiştik. Kendi hayatım konusunda karar alırken inatçı biri olduğumu bildiği için çok üstüme gitmedi. “Benim başım, benim saçım” dediğim için de olabilir. Çünkü üstüne denecek pek bir laf yok. Asansörde gülüp, “Artık böyle mi dolaşacaksın?” dediğini, cevaben,”Böyleyim artık, kapalıyım ben” dediğimi. Daha fazla gülerek “Saçmalama, açıl” dediğini ve benim bunda gülünecek bir şey olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Devam eden günlerde anneme,”Bu kızı da kapattın zaten” dediğini, gururla, “Emin ol baba, annem bir şey deseydi, durum böyle olmazdı” dediğimi hatırlıyorum. 

İkiz dediğim arkadaşımın annesi Bağdat teyze, annemi aramış ve hal hatır sorarken, “Bunlar konuşurken, umreye giderlerse kapanacaklarını söylemişler, kapandı mı?” diye sordurmuş. Annem böyle duydu, bu konuşmaları yaptığımızı. Bu konuşmayı orta okulda yapmıştık, o kız bunu nasıl unutmamış olabilir? Tamam, ben de unutmamıştım ama… Bu kararı alırken tutumum %50-50 idi. Allah’a ve ikiz’e mahçup olurdum (İşte %51!), sözümü tutmak bana güç vermişti. (İkiz dediğim arkadaşımda benden bir hafta-on gün sonra kapandı. O da, “Neden ümreye gitmeyi bekleyeyim de vakit kaybedeyim, bir ibadet diğer farza mani olur mu?” deyip kendi nacizane hayatında söz sahibi olmayı seçti. Bu cümlesi de kafama kazındı. Yolda giderken bu sözler, bana güzel azıklar oldular. Çok daha büyük bir pencereden hayata bakıyordu, Büşra.)

İyi ki hayatımın her alanını etkileyecek kadar büyük bir sözü tutabilmiştim. İyi ki kaldırabilmiştim, kaldırabilecek biri gibi yetiştirilmiştim ve Allah’ıma bana bunu nasip ettiği için şükürler olsundu. O zamanki ve şimdiki beni, var etmeye izin verdiği ve beni çok zor sınavlarla sınamadığı için şükürler olsun. Kendime karşı olan güvenimi bu denli arttıracak başka bir iş yapmadım hayatımda. Ben, her işi kolay görürüm ve bunu bazen abartırım, “Yapılır”, “Basit”, “Sadece şunu yapacaksın”. Çünkü benim için çok çok zor olan bir şeyi başarmıştım. En büyük başarı hikayem uzun yıllar, bu olacaktı. Ne sınıf birincisi olmak, ne arka arkaya şiir dinletisine katılan bir okuyucu olmak, ne güzel resimler yapmak, ne iyi bir liseye gitmek, ne de Boğaziçi’nde okumak…

Kapandım hikaye bitmedi. İçsel çileler için reklam girmişti sadece. Şimdi de elalem bir şeyler diyecekti ve dedikleri hiçbir şekilde umrumda olmayan elalem’e laf yetiştirmem, kendimi savunmam gerekecekti. Ya da susacaktım çünkü o, daha hayırlı.

Bu arada, saf bi şekilde kapanmışım, ben. İnsanların bana baktıklarında, hakkımda her şeyi biliyorlarmış gibi davranacakları bilgisi tarafıma ulaşmamıştı. Bana bakınca, “Kapalılar daha fena” argümanlarını duyacaktım. Sonra bazıları, “Sen istisnasın” falan diyecekti. Sadece dinleyecektim onları.

 Kapanmadan bir önceki gün olan benle kapandığım günkü ben aynıydım. İnsanların birçoğu bunu bilmeyecekti. Aynı bilgilere sahiptim, aynı görüşteydim. Fakat sanırım, artık bunu sadece Allah’ımla, ben biliyordum. Toplum bir sihirli değneğe inanmayı seçecekti. Dün daha laiktim, daha ilericiydim ve daha açık görüşlüydüm. Bugün daha yobaz, bir gruba üye ve türbanlıydım, işte. Tabi herkes için değil. Sevinenler, kutlayanlar, iyi dilekte bulunan her kesimden insan vardı. Ben eleştirip bir şey yapmayan, insanları ikiye ayırıp bir tarafı körü körüne savunan ve yeren insanlardan bahsediyorum. Beni anlamıyorlar. Düşünsenize, bir anda insanların bana karşı bakışları değişecekti ve artık-ne alaka demeyin- yüz okumayı daha iyi bilecektim. Eskiden gözü dolan insanın gözünün dolduğunu ve ağlamış olduğunu anlamayan ben, oldukça yavaş, tanıyacaktım küçük mimik hareketlerini. Tanıyacaktım ya, iyidir. Yavaş yavaş iyidir. Bir arkadaşımın kulağına eğilip, “Bizden hoşlanmadı” diyecektim. O da bilecekti bunu. Ama sanki o odada kaç kişi olursa olsun, sadece biz bilecektik. Bazen işimizi bilerek zorlaştıranlar olacaktı, alakasız bir konuda durduk yere eleştirilecektik, bunun da başörtümüzden kaynaklandığını bilecektik. “İnsanlar işte” demeyi öğrenene kadar zordu. (Telefonla bir arkadaşım mülakattan sonra ağlayarak arayacaktı, şimdiye kadar başörtülü çalışan almayan bir kuruma gittiğini söyleyecekti. Anlatacaktı. Ona da diyecektim, “Kanki, üzülme. Evet, bu gerçekten çok saçma bir muamele. Fakat unutma, o da insan. Karşımızdakine her zaman potansiyel yanlış yapan olarak bakarsak, beklentiyi yüksek tutmayız ve daha rahat bir hayat yaşarız. O da bilmiyor, belki senin sayende nasıl davranacağını öğrenir”) Yanlış anlaşılmasın, bu muameleler sayıca az değil. Hayatımızı etkilemiyor da değil. Bu yazıyı da bunun için yazıyorum. Bebek’te yürürken sahile bizi yakıştırmamış olacak olan teyzeye, yazılı olarak, “Bu sahil, hiçbir zaman benim olmayacak, ama senin de değil” demek için. O gün, bu sefer de teyzeye üzülmüş, yoluma devam etmiştim. Cevap vermek isteyen arkadaşıma boşver diyerek. Bilen böyle davranmaz.

“Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.” Al’i İmran 109

Dediğim gibi kapanmadan bir gün önceki ben ve kapandığım günkü ben aynıydım fakat kapandıktan sonra bugünkü halime gelene kadar başörtüsüne çok şey borçlu olacaktım. Sayesinde daha çok şey öğrenecektim; öğrenmek zorunda kalacaktım. Bu, başörtülü olmayı, benim için çok önemli bir hale getiriyor; içinde çok faziletleri olan bir emir. Hayatımda hiç düşünmediğim, hissetmediğim şeyleri hissedecektim. Hiç karşılaşmadığım tavırlarla karşılaşacak ve insanların tavırlarının tutarsızlığından; asıl neyin arkasından gitmem gerektini defalarca doğrulatacaktım. Her seferinde daha kuvvetli Allah diyecekti kalbim.

Hissediyorum.

-İsmini vermek istemeyen kişisi