Düş'ününce

Cân içre Cân

Fakat zamanla fark eder ki içindeki minik yavru büyürken, gelişirken kendisinin hiçbir dahli, müdahalesi yoktur, onun bir zerresini bile yaratmak kendi kudretinde değildir. Kendi bedeni içinde gelişen bu mucizeyi hayranlıkla seyrederken kendisinin de aynı bu şekilde yaratıldığını hatırlar.

“Bilmek istersen seni
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil sen seni” buyurmuş mübarek Hacı Bayram Veli. Bu dizeleri okuyunca
“Ben taşrada arar idim
Ol can içinde can imiş” dizeleri geliyor insanın gönlüne Niyazi Mısri’den. Selam olsun mübareklere! Bu dizeleri okumak, dinlemek, ilahi şeklinde meşk etmek elbette gönüllere huzur veriyor, fakat nefs engelini aşıp kendinden geçerek içindeki öze ulaşmayı tecrübe etmek, sözünü etmek kadar kolay değil. Yine de bu yolda olup gayret etmek lazım elbette, ne de olsa gidecek başka yerimiz yok. Sadece O’nun zikriyle mutmain olacağımız temin edilmişken yüce kitapta, başka nerede çözüm bulabilir ki insan şu dünyadaki huzur arayışına. Bu gayret yolculuğunda yüce Yaratıcımız, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Mevlamız bizlere çeşitli vesilelerle yardım da etmiş üstelik. Elbette en bariz vesileler başta hidayet rehberi kitabımız Kur’an-ı Kerim, alemlere rahmet Peygamberimiz (sav), yapılması emredilen veya tavsiye edilen ibadetlerimiz ve diğer vesilelerin tümü bizi Allah’a yaklaştırmak için. Ancak bu apaçık rehberlerin yanı sıra başka vesileler de halk etmiş Hâlık-ı Rahim. Bu yazının konusu da bu vesilelerden belki de en tatlı olanıyla, bir bebeğin dünyaya gelişiyle ilgili…
Rahman’ın mucizeleri ve harika sanatı kâinatı çepeçevre kuşatmış olsa da, yalnızca dışımızda değil içimizde de bambaşka ve harika bir alem olsa da insan dünya telaşına kapılıp bu harika sanatlar üzerine tefekkür etmeyi ihmal ediyor maalesef. Fakat Allah’ın en güzel, en tatlı, en masum mucizelerinden biri olan bebeklerin dünyaya gelişi hadisesinden etkilenmeyen, buna hayranlık duymayan insan herhalde yoktur. Can içinde başka bir canın tohumunu yaratır Allah, bu tohum zamanla, sabırla gelişir, büyür anne rahminde. Rahman ve Rahim olan Allah için koca kâinatı hikmetle yaratmak, onca mahlukatı sonsuz nimetlerle rızıklandırmak hiç zor olmadığı gibi; bir kadının içinde bir yavru yaratmak, onu dilediği gibi şekillendirmek, oracıkta yaşatıp rızıklandırmak da zor değil elbette. Üstelik bebeğin anne rahminde küçük bir tohum gibi oluşmaya başladığı anda, annenin gönlüne de ona karşı tarifsiz bir sevgi ve şefkatin tohumu atılır adeta. Zaman geçtikçe hem bebek gelişir ve büyür hem de annenin gönlündeki tarifsiz sevgi çoğalır. Bu ibretlik mucize üzerine dikkatle düşünülmelidir. Rahman’ın bir can içinde yaratıverdiği bu yepyeni cana karşı oluşan tarifsiz sevgi üzerine özellikle tefekkür edilmelidir.

Kendi canından geçip içindeki öze ulaşmak çok kolay olmasa da, bu sevgi neticesinde annenin nasıl kendi canından önce o minik canı önemsediği üzerine tefekkür edilmelidir. Hayatını, tercihlerini, alışkanlıklarını sadece o minik canın iyiliği için nasıl değiştirdiği, üzerinde dikkatle durmaya değer bir fedakarlık örneğidir. Bu fedakarlık örneği, aslında bir insanın gerçek sevgi sayesinde kendi nefsinden geçebildiğini, gerektiğinde uykusuz kalabildiğini, türlü acı ve sıkıntılara katlanabildiğini, her türlü fedakarlığı yapabildiğini fark ettirir bizlere. Tüm bunların arkasındaki tek motivasyonun saf, arı, duru ve tertemiz bir sevgi olması hakikaten çok ibretlik.

Bebeğin oluşumu üzerine tefekkür edildiğinde ikinci olarak karşımıza çıkacak olan ise, annenin kendisine emanet edilen ikinci
bir can taşımaya başlamasıdır. Anne içindeki minik canın üzerine titremeye, o emaneti hakkıyla korumak için dikkat etmeye başlamıştır. Fakat zamanla fark eder ki içindeki minik yavru büyürken, gelişirken kendisinin hiçbir dahli, müdahalesi yoktur, onun bir zerresini bile
yaratmak kendi kudretinde değildir. Kendi bedeni içinde gelişen bu mucizeyi hayranlıkla seyrederken kendisinin de aynı bu şekilde yaratıldığını hatırlar.
Nasıl ki o emanet yavru üzerinde hiçbir gücü söz konusu değilse, kendi canı üzerinde de bir kudretinin söz konusu olamayacağını idrak eder, emanetin asıl sahibinin sınırlarına doğru kendini yönlendirir. (Kısacası, benim bedenim benim kararım diyemeyeceğini fark eder :)) O güne kadar kendi canının emanet olduğunu unutarak, o canın asıl sahibinin sınırlarını aşarak yaptıklarından olayı pişmanlık duyar, tövbe eder.

Sözün özü, mucizevi bir şekilde annenin bedeninde gelişip büyüyen ve doğuma hazırlanan bir bebek, hayatımıza çok güzel hatırlatmalar, mesajlar iletir eğer ibret nazarıyla bakabilirsek. Bir annenin sırf bebeğine olan sevgi ve şefkati dolayısıyla yaptığı tüm fedakarlıklar, katlandığı onca sıkıntılar bize gerçek sevginin gücünü gösterir. Kendimizden geçip başkasını önceleyebilmenin, kendi nefsimizi arka plana koyabilmenin pratiğini yaptırır bize adeta. Bizleri sevdiği için, sevgiden ve sevgiyle yaratan Allah’a ulaşma yolculuğunda da nefs engelini aşabilmek, gereken fedakarlıkları yapabilmek için O’nu gerçekten sevmemiz gerektiğini öğretir bize bu en tatlı vesile. Ayrıca ne kadar aciz olduğumuzu ve ne bedenimizin bir zerresi üzerinde ne de tüm kainat üzerinde hiçbir kuvvetimizin olamayacağını hatırlatır bize. Çevremizdeki türlü vesileleri ibret nazarıyla görüp, emanetin asıl sahibine sevgiyle ve hürmetle yaklaşabilmek duasıyla…

Rabia