Benim Hikayem

Nefretten Aşka

Babama arabada “Sinir oluyorum şunlara!” dediğimi hatırlıyorum. Acaba neden sinir oluyordum onu hiç bilmiyorum. Herhalde o yaşlardaki ergenliğin ve sürü psikolojisinin etkisiydi. Çevre ile paralel düşünmem gerektiği kanısındaydım muhtemelen. Babam ise bana “Belki kendi istekleri ile yapmamışlardır; babaları ya da eşleri istemiştir.” demişti.

O yaşıma kadar Kur’an’da ne yazdığı ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Örtülü kadınların da rahibeler gibi bir meslek olarak dinî yaşamı seçtiklerini, kendilerini dîne adadıklarını falan düşünüyordum.

Maalesef dini bilgilerim sadece Adem (as) ve Havva (as) ile ilgili kısa bir hikayeden ibaretti. Tek yaptığım ibadet oruç tutmaktı. Kâbe hakkında da bilgisizdim, hatta sanırım o zamanlar biraz da yobazlık olarak falan mı görüyordum ne? Okulda arkadaşlarıma “Aman gidiyoruz taş var dönücez gelicez.” diye espri yapıyordum. Bir arkadaşım uyardı; Ömür, dedi, öyle deme bak çok etkileneceksin gidince. Gün geldi hazırlandık, çıktık yola. Uçakta abimle karikatür dergisi okuyorduk. Güle oynaya turist gibi gittik diyebilirim. Her zaman derler Kâbeyi ilk gördüğünde ettiğin dua kabul olurmus. Uyanık ben, duasını hazır etmiş “Allah’ım bundan sonra edeceğim tüm duaları kabul et ” demek için hazırlanmıştım. Büyük bir cami idi, yürü yürü bir türlü Kâbe’yi göremiyordum. Sonra kapkara Kâbe gözükmeye başladı, ben yaklaştıkça kalp atışlarım hızlanmaya başladı. Durdum baktım, aslında hala etkilenecek kadar yakın bir mesafede değildim. Ama gözyaşlarım akmaya başlamıştı bile. Genelde, hatta hiç, insanların yanında ağlamam, karmakarışık olmuştum. Hüzün değil, sevinç değil, korku hiç değil. İstemsiz kendi kendine oluşan bir boşalma ve ağlama. Taş diye tabir etmiştim ya!  Yaklaştıkça heybetleşen, rüzgar örtüsüyle taşları arasına girdikçe sanki nefes alan bir Kâbeydi karşımdaki… 

16 yaşlarımda Kabe’yi görüp geri geldiğimde kafam allak bullak olmuştu. Tamam çok etkilendim ama neydi o Kabe? Neden putperest olmamamıza rağmen puta tapar gibi önünde eğilip kalkıyorduk? Neden Allah beni yarattı? Benden ne istiyor? İstediklerini yapmazsam neden sonunda kötü bir yer beni bekliyor olacak? Hâşâ, bana fikrim sorulmadan neden bir sınavın içindeyim? gibi birçok sorular vardı kafamda. Döner dönmez bir Kuran meâli edindim kendime.

Maalesef meâl okumak beni hepten inkâra yaklaştırmıştı. Konular kopuk kopuktu sanki, tam konuyu anlıyor gibi olacağım, pat konu değişiyordu. Hem çok alakalı hem çok alakasız gibiydi… Dili de karman çormandı ve okurken nasıl bir ses tonu kafamda canlanmalı onu bile bilemediğim bir metin vardı karşımda. Cennette var olduğu söylenen hiçbir şey ilgi alanıma girmiyordu. Cehennem tasvirleri ise çok korkutucuydu inandığım Allah böyle cümleler söylemiş olamazdı!

Bir gün bir meâlde cennet ile ilgili bir ağaçtan bir ayeti okurken bir parantez açılmıştı. Cennet tasvirlerinin aslında bizim hiç görmediğimiz bir şeyi Allah’ın bize bu dünyada görüpte sevdiklerimizden yola çıkarak anlattığı, belki de o ağacın sadece adının ağaç olduğu kendisinin ise bambaşka bir şey olduğu yazılıydı. O parantez ilgimi çekmişti ve anladım ki Kur’an’da ne yazdığını anlatan kitaplar da vardı. Daha fazla araştırmaya yöneldim, sorduğum tüm sorulara cevaplar bulmaya başladım. Kopuk dediğim ayetler aslında (tefsir okuyarak) nasılda anlam ahengine giriyordu.

Ama çok büyük bir eksik vardı. Okuduğum Türkçe cümleler hiç kalbime duygusal gelmiyordu. İçimde bir şeyler kımıldamıyordu. Elimdeki bir çeviriydi! Arapçayı ne kadar bildiğini bilmediğim bir insanın, Kur’an’dan okuyup çevirdiği bir kitap. Yani o adamın anladığı kadarını okuyabiliyorum.

Ayrıca nasıl olur da dünyada benim için en kıymetli, en çok sevmem gereken yaratıcının, SON kez insanlara söylediği sözleri onun kullandığı dilden öğrenmek için çaba sarf etmeden durabilirim?

Romanları şiirleri düşünün, yazıldığı asıl dili mi daha güzeldir çevrildiği ikinci dil mi? Mesela, kalp için Türkçede birçok terim var: kalp sızısı, gönül hoşluğu… Acaba Allah Arapça kalp derken nasıl bir kalpten bahsetmiş? Çevirmen bunu nasıl çevirmiş? Birçok derin manalar sıkışıp Türkçeye geçerken kısırlaşmış olamaz mı?

Ayrıca her yazarın dili farklıdır. Kimi sert yazar; konusu ağırdır zor gider kitap. Kimi öyle yumuşak öyle akıcı anlatır ki ne zaman kitabın ortasına geldiğini anlamazsın. İnsanların yazdığı kitaplarda bu kadar  detaylar varken, acaba Allah’ın söylediği 600 sayfalık bir yazı dizisinde neler var??? Bu yüzden bu dili öğrenmeliyim diye düşündüm ve bir şeyler yapmaya karar verdim.

Lise son sınıfa gelmiştim. Üniversite sınavına bir sene kalmıştı ve ben fen matematik öğrencisiydim. Tıp okumak istiyordum. Hayallerimde beyin cerrahlığı vardı -hoş, pek başarılı bir öğrenci de değildim- ve ben bölüm değiştirme kararı aldım. Arap dili ve edebiyatı okumalıydım. Bu dili öğrenmem gerekiyordu. Bu yüzden üniversite tercihlerimin tamamına Arap dili edebiyatı yazmıştım.

O dönem annemde büyük değişimler başlamıştı, anneannemle beraber örtünme kararı almışlardı. Birkaç ay içinde ben de örtünme kararı aldım.

Onlardan güç mü buldum yoksa hazır lise bitiyor ve ben üniversiteye hem de Arapça bölümüne başlayacağım ve yeni insanlarla tanışacağım. Kimsenin beni sorgulamayacağını bildiğim için mi bilmiyorum örtünmek o dönem kolay gelmişti.

Ancak heveslerle kazandığım İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü 3. sınıfta başörtüsü nedeniyle yarım bırakmak zorunda kalmıştım. Fakat ben başımı açmak istememiştim. Hatta bana bunun dayatılmasına bile şok olmuştum. Bu yüzden yurt dışına, Ürdün’e, okumaya gittim. Orada üniversitem devam ederken evlendim. 

Gel zaman git zaman seneler, aylar, yıllar geçti ve ben üç oğlandan sonra bir kız çocuğuna hamileydim…

Üçüncü-dördüncü ayıma yaklaşınca değişik bir his geldi bana. “Aaaaa bu resmen bir kız çocuğu.” Kızlar ne yapar? Annelerini taklit eder, onlar gibi olmak ister. Ee, bu kız bana bakınca ne görecek? Ben ona her şeyin en doğrusunu anlatırken acaba ben onları yapıyor olacak mıyım? Bu beni çok düşündürdü. Çünkü eksik olduğum çok şey vardı. Küçük küçük değişimlere başladım bu vesile ile.

Örtülüydüm ama makyaj yapıyordum. İslamda olması gerektiği gibi dışarı çıkarken ev kıyafetim  üzerine başka bir üst kıyafet giymiyordum. Başörtümse ince ve kısaydı. Yeteri kadar büyük bir başörtüm yoktu. Biraz sorgulama biraz araştırma sonucu en doğru kıyafetin baştan aşağı bir üst kıyafet; üstüne daha büyük başörtüler takmak olduğuna karar verdim.

Önceleri bana göre; 

-modern kapalı

-biraz daha üsturuplu kapalı

-pardesülü ve renkli başörtülü

-siyah pardesü siyah başörtülü

-çarşaflı

gibi kategoriler vardı. Ben ortadakini seçmiştim.

Sanki çarşaf ya da siyah pardesü giysem rahat edemeyecekmişim gibi hissediyordum. Rahat oturup kalkmak, her ortamda rahatça davranmak özgürlüktü benim için.

Ama kafamda oturtmuştum, bunu Allah rızası için yapacaktım. Bir sene tatilde Suud’tan dönüşte abaya giydim ve hiç çıkarmadım. 

13 senedir Suud’ta giydiğim abaya Türkiye’ye gelince sanki değişmişti.

Tam anlamıyla birisi ya birileri bana sarılıyormuş gibi hissediyordum!

Evet sarılmak!

Sokakta yürürken sanki özgürdüm, saklı ve gizliydim…

Siz ister aura deyin ister nazarın etkisi deyin ama bir fark vardı. Ve beni çok mutlu etmişti. Bu hissi, hayatında hem örtülü hem örtüsüz gezmiş biri olarak çok net ayırt edebiliyordum. 

İşte o zaman bir gün babamla konuşmamız aklıma geldi.

Nefretime âşık olmuştum…

Elhamdulillah…

Ömür