Düş'ününce

Suud yahut Ben

O kız bendim. Benim gibi yüzlerce, binlerce ruh acıyor, acıdı. Öldüler, öldürüldüler. Bugün (5 Ekim 2019 Cumartesi), ise ölen, 9 yaşındaki Suriyeli Vail El Suud’un ruhuydu. Suriyeli doğmak onu hep eksik hep yarım bıraktı. Paylarına kurşunların düştüğü illerden gelmişti, ölmek istememişti ama kurşun bu kez onu Türkiye’de Suriyeli oluşundan vurdu. Dayanamadı ve astı kendini.

Her şeyden önce bir selâm, umulur ki dokunur bir kalbe ve her şey için Rabb’e minnet.

Bundan takriben 3 yıl önce, yani ben lise üçüncü sınıfta iken din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmenimizin o sene değişeceğini öğrendik. Herkes için geçerli olmasa da, çoğu öğrencinin müteessir olduğu bu durum bende ise diğerlerinin aksine heyecanlı bir bekleyişe neden oldu. Çünkü giden hocamızdan almam gereken müşahhas ve mücerred gereklilikler zannımca eksik kalıyordu. Çünkü diyordum, “bir din kültürü öğretmeni demek bir hayatı inşa etmek demek, zira biz talebeydik, bizi Efendimiz’in (s.a.v) metoduyla yetiştirmeli, geliştirmeli ve hayata atılım bu cihetten olmalıydı.” Bu elbette her alanın ihtisasını yapmış bireyler için elzem bir durumdu fakat “din kültürü öğretmeni” denince kafamda canlanan profil arkadaşlarımca ütopik karşılanıyordu. Sonuç itibariyle benim öğretmenim bence doyurmuyordu bizi. Derken yeni hanım hocamız geldi. Hoş geldi, hoş karşıladık, tanıştık, kendisinin bir kaç yardım faaliyetlerini daha önce internetten araştırmış olmam ‘evet aktif Müslüman kadın’ dedirtti. Bu yeter de artardı onunla gönül bağı oluşturmama, zira iletişimimiz de daha kolay olacaktı çünkü ben de hakikatte Müslüman bir kadın olmaya adayd(ım).

Bu ilk ders tam bu konular üzerinden ilerlerken sosyal medya hesaplarından twitter’daki kullanıcı adını söyledi (takma ad), ardından aktif bir kullanıcı olduğunu.

İsim Müslüman bir hanıma kanımca yakışmıyordu zira ismi okuyunca dahi kırıldı kalbim. “Ama ben Türk değilim” sözcüklerinde barınan ötekileştirilmişliği bir kez daha hissetti kalbim. Bu kez başkaydı ama, bu kez hakikaten oyuncağı elinden alınmış çocuk kırgınlığı içerisindeydim. Keşke dedi kalbim, keşke bu kadar ani bir benimseme olmasaydı bu yeni öğretmene karşı hissettiğim. Öyle de bir karakterim vardır, İslâm adına her ne cihetten olursa olsun gösterilen çaba bana umut verir ve o çabanın sahibine gönlüm hemen ısınır. Öyle olmuştum ben de çünkü yardımsever olduğunu, kuşların içinde beslenebilecekleri kaplar oluşturduğunu ve bunu öğrencileriyle yaptığını okumuştum. Kim bilir nasıl merhametlidir derken henüz tanışma faslından sonra öğrendiğim kullanıcı adı tadımı da neşemi de kaçırmıştı. Yine de dedim kendi kendime, “olabilir, savunduğu görüşlerde, benimsediği ideolojide aşırıya kaçmıyordur belki, düşüncede ve dâhi aksiyonda.”

Tam hüsn-ü zannımla, büzülmüş kalbimi canlandırmaya çalışırken bir soru suratıma çarptı. Tokat olsa bu denli acımazdı herhalde yüreğim. En azından o zaman derdim ki, acının bir kısmını bedenim üstlendi. Fakat şimdi, o sorunun altında eziliyordu ruhum. Soru elbette ki gönlüme hoş geleceğini düşündüğüm hocamdan geliyordu. Şuydu: “Bu sınıfta şâfî var mı?” Kimse el kaldırmadı, çünkü yoktu şâfî, hepimiz hanefiydik, ama ben kürttüm. Kürtsen şâfî olmalısın dedi aslında o soruyla, ve doğrudan soramadı: “Bu sınıfta Kürt var mı?” diye, zira kimsenin şâfî olmadığını görünce bir oh çeker hâle bürünmüş olması soruyu ne maksatla sorduğunun kanıtıydı.

Ben kürdüm diyemedim o an, düğüm düğümdü sözcükler, konuşmaya çalıştım buğulandı gözlerim. Oysa Rabb bizi muhtelif yarattığını söyledi, oysa Nebî “hiçbirinizin hiçbirinize üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takvadadır” demişti bize vedâ ederken. O an anladım ki Peygamberimiz bize hakikaten vedâ etmişti, o aramızda artık kalben dâhi yoktu, çünkü O’nun öğretmenliğinden nasibini alamamıştı bu öğretmen. Üstelik dünyaya İslâm hususunda nesil yetiştirmekle mükellef bir kadın. Hepimiz mükelleftik, hepimiz bu cihette yol alsak belki ‘din kültürü öğretmen’lerine ihtiyaç dahi olmazdı fakat girildiyse bu yola, olunacaksa bu mesleğin müdavimi ehemmiyet gösterilmeliydi. Bir genç kızın kalbi, Allah’ın birbiriyle tanışsınlar diye yarattığı kavmi görmezlikten gelerek kırılmamalıydı, o kız o akşam ağlamamalıydı, hevesle beklediği hocaya karşı solan kalbini en çok da ‘ümmet’ adına nasıl yeniden diriltsindi.

O kız bendim, ben aslında bir metafordum. Benim gibi yüzlerce, binlerce ruh acıyor, acıdı. Öldüler, öldürüldüler. Bugün (5 Ekim 2019 Cumartesi), ise ölen, 9 yaşındaki Suriyeli Vail El Suud’un ruhuydu. Suriyeli doğmak onu hep eksik hep yarım bıraktı, çünkü Suriyeliydi, bombalardan, kimyasal silahlardan, öğün olarak paylarına kurşunların düştüğü illerden gelmişti, ölmek istememişti ama kurşun bu kez onu Türkiye’de Suriyeli oluşundan vurdu. Dayanamadı ve astı kendini. Onlara göre insan olmak yetmiyordu, yetmiyordu çocuk olmak, genç, yaşlı olmak.
Aynı kan bize de bulaşsın istiyordu kanı bozuklar lakin her şeye rağmen “Rabb bizimle” diyorum ve yüreğimize oturması gereken, “kardeşlik zincirinin bir halkasında ben de yer edinmiş miyim” diye sorgulatan; bu, keşke olmasaydı dedirten hadiseler bütününü hüznüme sarılarak anlatmış bulunuyorum.

Müslümanlar olarak mahzun ve mazlum olmak her türlü ırkçılığa, ayrımcılığa maruz kalmak, terörist adıyla yaftalanmak, vatanlarımızdan sürülmek ve daha nice hak edilmeyen muamelelerle karşı karşıya gelmek hayat-ı dünyevîyeyi kendine yurt edinenler tarafından kaderimiz olarak çizilmiş. Lâkin bizler biliyoruz ki “Mü’minler ancak kardeştir.” Bizleri kan bağıyla değil Tevhid sancağının gölgesinde kardeş kılan Rabb’e yeniden şükür, minnet, memnuniyet. Hakkınızı helâl edin.

İsimlerdennur