Düş'ününce

Ne İçindeyim Hayatın Ne De Büsbütün Dışında

“Beni kuru bir ağaç kavuğunda yaşamaya zorlasalardı ve gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim…

20.yüzyılın en önemli yazarlarından birisi olan Albert Camus, 1913 yılında o zamanlar Fransız sömürgesi olan Cezayir’de dünyaya gelmiştir. Çocukluğundan itibaren savaşın etkilerini derinden hisseden Camus, babasını da I. Dünya Savaşı’nda kaybetmiştir. Yazar ve filozof Camus, yaşadıklarının da etkisiyle varoluşçuluk -egzistansiyalizm- ile ilgilenmiş ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınmıştır.

Camus’ya göre insanlar berraklık ve anlam ararlar fakat dünyada bunlar zaten bulunmazlar; bu durum da absürtlüğe yol açar. Bu düşüncesini Sisifos Söylencesi’nde açıklayıp Yabancı ve Veba gibi ünlü romanlarında da işlemiştir. Hayatın anlamsızlıktan ibaret olduğunu ve bir anlam aramaya çalışmayacak kadar da kısa olduğunu söyleyen yazar 1957 yılında Yabancı romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.

Yabancı adlı eserde Camus, başkahramanı Meursault karakterinin birini öldürmesi sonucu yargılanmasını ve idama mahkum edilmesini anlatır. Modernist edebiyatın özelliklerini kendisinde yansıtan roman, diğer modernist romanlar gibi dünyada keşfedilen anlamsızlık üzerinde durur (Savaşır, 2007). Roman, başkahramanın annesinin ölümünü haber almasıyla başlar ve hapishanede idam haberini beklemesiyle son bulur. Roman boyunca bir türlü adını öğrenemediğimiz, yalnızca soy ismini bildiğimiz başkahraman çevresine karşı kayıtsız, umursamaz, hissiz ve yalnız bir karakterdir. Sahip olduğu bu özellikler onu toplumun dışına itmiş ve yabancılaştırmıştır.

Bu yazıda bir Arap’ı öldürmekle yargılanan ama aslında annesinin ölümüne kayıtsız kaldığı için suçlu bulunan ve mahkeme sürecinde yaşadıklarıyla insanlık çemberinin dışına atılan Meursault’un Yabancı romanındaki rolü nezdinde, toplum ve birey arasındaki ilişkiyi yabancılaşma kavramı odağında ele alacağım.

BİREY

“Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. Yaşlılar Yurdundan bir telgraf aldım: ‘Anneniz vefat etti. Cenaze töreni yarın. Saygılar.’ Bundan bir şey anlaşılmıyor. Dün de olmuş olabilir.” (sayfa 5). Bu cümlelerle başlar roman. Başkahramanın, annesinin ölümünü karşılayış şeklinde sert bir kayıtsızlık vardır. Bu kayıtsızlık cenaze töreninde ve sonrasında devam eder. Meursault annesini son kez görmek istemez, annesinin naşını beklerken sigara içer ve cenaze sonrasında evine döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi sevgilisiyle buluşup sinemaya gider.

Romanda başkahramanın yaşadığı olaylara ve verdiği tepkilere bakarak aslında kayıtsızlığının çaresizlik duygusundan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Yaşadıklarını ve varoluşunu anlamlandıramayan Meursault, birkaç kez çevresiyle iletişime geçmeye çalışır. Örneğin köpeği kaybolan yaşlı komşusunu teselli eder ya da sevgilisiyle kavga eden karşı komşusunu dinler.

Fakat bu girişimleri sonucunda kendisinin bir mütecaviz ya da yabancı olduğunu hissettiren duygularla baş başa kalır (Al Mamun, 2012); insanlardan ve hayattan sıkılır. Bu düşüncesini “İnsan hayatını hiç değiştiremez ki. Zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır.” (sayfa 44) sözleriyle ifade eder.

Yaşadığı hayatın tekdüzeliğinin farkında olan ve herkesin de tam olarak böyle bir hayat sürdürdüğüne inanan Meursault, “Beni kuru bir ağaç kavuğunda yaşamaya zorlasalardı ve gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim… İnsan eninde sonunda her şeye alışır.” (sayfa 77) şeklinde düşünür. Bu yüzden ilgisiz olduğu hayatına dair hiçbir şeyi değiştirmek istemez. Patronun teklif ettiği terfiyi kabul etmez ya da sevgilisi Marie ile evlilikte tereddüt eder.

Aslında Meursault varoluşunu anlamlandıramadığı için hayat amacını bulamamış, hatta belki de hiç aramamıştır. Bu durum onda derin bir kayıtsızlığa ve ilgisizliğe dönüşmüştür. Böylece içten içe hissettiği çaresizliği maskelemiş ve kendisine yabancılaşmıştır.

TOPLUM

Varoluşçu felsefeye göre, idrak sahibi olmanın getirdiği ve yaşıyor olmanın gerektirdiği sorumluluktan hareketle birey, özünü araştırarak hayatı anlamlandırmak ister. Bu felsefenin bir tezahürü olarak Meursault, hayat gerçekliği karşısındaki çaresizliğini ve hayatını anlamlandıramayışından kaynaklanan varoluşsal problemleri yüzünden çevresine ve kendisine dair kayıtsız bir tavır takınır.

Fakat onun bu tavrı toplumun bireyler arası ilişkilerden beklentisiyle uyuşmaz. Bu yüzden toplum tarafından yabancı olarak addedilir. Örneğin, başkahraman işlediği cinayet karşısında idam edileceğini bilmesine rağmen kayıtsızdır. “Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu. Tembelliğim tuttu, söylemekten vazgeçtim.” (sayfa 91) Burada kahramanın geleceğini etkileyebilecek olan sorgulamada bile tembel ve alakasız davrandığını görürüz.

Aslında toplumun gerçekten saçma olduğunu düşünen ve onun bir parçası olmak istemeyen Meursault, kendini toplumdan soyutlar. Bunun sonucu olarak, çok daha büyük bir yabancılaşma meydana gelir; diğer insanlar tarafından dışlanır. “…hayatımda ilk defa içimden aptalcasına ağlamak geldi. Bütün bu insanların benden son derece nefret ettiklerini anlıyordum.” (sayfa 90) bu sözleriyle Meursault’un dava boyunca hissettiği ‘dışlanmışlığın’ kendisini üzdüğünü ifade eder.

Fakat dava ilerledikçe başkahraman toplumun onun hakkındaki düşüncelerine itibar etmemeye karar verir. Böylece  Camus’un temel ilkesi gözler önüne serilir: Kişinin kendi bilinçli varlığının haricinde her şey, yabancılaştırılmış olduğu bir ötekiliktir (Al Mamun, 2012).

Kendini toplumdan soyutlayan Meursault idamı beklediği hücresinde şöyle düşünür: “Eli boş görünüyor olabilirdim fakat kendimden emindim. Her şeyden emindim, ondan çok daha fazla emindim. Yaşamımdan ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bana kalan buydu. Ama en azından bu hakikati, onun da beni yakaladığı gibi yakalamıştım. Haklıydım, hala haklıyım. Hep haklıydım. Başka türlü de olabilirdi ama ben bildiğim gibi yaşadım.” (sayfa 123) Bu son sözleriyle toplum tarafından yalnızlığa terk edilen Meursault’un, çareyi kendi bilincinde bulduğunu, yaşadığı hayatı ve ölümü kabullendiğini görürüz.

Saadet Taşyürek

Tablo: Valentin Rekunenko

KAYNAKÇA

    Al Mamun, Hossain (2012). SUST Journal of Social Sciences. Society versus Individual in Albert Camus’ The Outsider

   Savaşır, İskender(2007). Modernliğin Vicdanı. İstanbul: Kanat Yay.

Sosyal medyada paylaşmak ister misin?