Bi'söyleşi

Ayşe Seyyide Kaptaner ile Söyleşi

*Ayşe Seyyide Kaptaner:Birkbeck, University of London’da Doktora Öğrencisi

Kişinin önce kendisine ve sonra dünyaya değer katmasının en kolay ve verimli yolu sevdiği meşguliyetlerle üretken olmak ve bu uğurda sebat etmek. Sen de gerek sosyal gerek akademik hayatında meşguliyetlerini heyecanla sürdürüyorsun ve paylaşımların pek çok kimseye ilham oluyor. Tüm bu işleri yaparken ki gayen ve motivasyonun nedir?

Hayatta hem maddi hem manevi birçok kaynağımız var. Bu yüzden beni motive eden ya da hayat gayesi olarak belirlemeye çalıştığım şeyi elimdeki kaynakları, yeteneği ve imkânları en verimli şekilde değerlendirebilmek olarak görüyorum. Aslında her insanın içinde farklı bir yetenek ve farklı bir kaynak var. Bence biz bunları Allah rızası için en yakınımızdan başlayarak çevremize ve insanlığa faydalı olmak için kullanmaktan sorumluyuz. Bu sorumluluk en geniş anlamda benim hayat gayem diyebilirim. Bunun için de en büyük motivasyonum sahip olduklarımdan dolayı kendimi sorumlu hissetmek.

 Bir konuşmanda da bahsettiğin gibi suyun üzerinde kalmak için bir gayesi olmalı insanın. Ve o gayeyle gerekirse bir gemi inşa edip yola koyulabilmeli. Kendi gayeni bulduktan sonra o gemiyi nasıl inşa ettin? Bu süreci bizimle paylaşabilir misin?

Ben aslında mimar olmak istiyordum. Bununla ilgili büyük hayaller kurmuştum ama hayal ettiğim şekilde yapamayacağımı öğrendim. O zamanlar bu açıdan kısıtlamalar daha fazlaydı ve mimar ablalarımın mağduriyetlerini dinlemiştim. İşimi hayal ettiğim gibi olmayacak şekilde yapmayı da kabullenebilirdim ama ben bir şeyleri tutkuyla ve heyecanla yapmak istediğim için potansiyelimi daha iyi kullanabileceğim bir meslek arayışına girdim.

Bu seçimde hem kendi iç motivasyonum hem de çevrem etkili oldu. Araştırmayı ve keşfetmeyi çok severdim hala da severim. O yüzden okuyacağım bölüme karar verirken de neleri yapmaktan ve üretmekten hoşlandığımı keşfetmeye çalıştım. İnsanın birden fazla ilgi alanı ve yeteneği olabilir. Fakat bunlar arasında insanlara en faydalı, bizim için en bereketli ve hayırlı olana odaklanmalıyız diye düşünüyorum. İşte bu bakış açısıyla mesleğimi seçtim diyebilirim.  

Biz endüstri mühendisleri olarak bir kurumdaki süreçleri daha verimli hale getirebiliriz; israfı önlemiş oluruz. O kurumda çalışan insanların daha rahat çalışmasını sağlayabiliriz. Üretilen ürünlerden faydalanan insanların hayatını kolaylaştırmış oluruz. Tüm bunları düşündüğümde ve kendi yeteneklerimi değerlendirdiğimde bu mesleğin bana göre olduğunu fark ettim.

 Hayatımızı şekillendirmemizde önemli bir yere sahip olan meslek seçimi hakkında pek çok tavsiye duyuyoruz. Özellikle gençlere “Ne olursa olsun sevdiğin işi yap ve kimsenin karşında durmasına izin verme!” tarzında telkinlerde bulunuluyor. Sen bu tarz söylemler hakkında ne düşünüyorsun?

“Sevdiğin işi yap!” gibi söylemler aslında modern çağın getirdiği söylemler. Hep böyle bir propaganda var: Ne olursa olsun sevdiğin şeyi yap! Bence düşünmemiz gerek en önemli şey “Benim hayalim helal bir hayat sürebileceğim bir hayal mi?” Bu soruyu motivasyonumuzun bir parçası yapabiliriz. Karar verirken “Ben bunu yapmayı çok seviyorum. Bunu kılıfına uydurmaya mı çalışacağım yoksa bu isteğim gerçekten hayırlı bir şey mi?” şeklinde de düşünebiliriz.

Çok duyduğum söylemlerden birisi de “Sevdiğin işi yaparsan hiç yorulmazsın.” Bence bu da çok doğru değil. Mesela ben işimi çok severek yapıyorum. Ama bu hiç yorulmadığım ve stres olmadığım anlamına gelmez. Eğer hiç yorulmuyorsak ve stres olmuyorsak bu kendimizi geliştirmediğimizin ve etkili bir iş yapmadığımızın göstergesi olabilir. İyi işler yapabilmek için insanın kendi konfor alanından çıkması gerekir. Bu yüzden bence insanın işi çok stres olduğunda bile ‘iyi ki bu işi yapıyorum’ diyebileceği bir iş olmalı.

 Endüstri mühendisliği mezunusun ve şu anda mülteci girişimciliği üzerine doktora çalışması yapıyorsun. Çalışmalarını neden mülteci girişimciliği üzerine yapmak istedin?

Endüstri mühendisliği bir sistemde verimliliği arttırmak odaklı çalışır. Bu yüzden içinde farklı mühendisliklerden küçük küçük parçalar barındırır. Bu sayede bütüncül bir bakış açısıyla süreçleri iyileştirebiliriz. Dolayısıyla endüstri mühendisliği okuyup sonrasında farklı alanlara yönelenler olabiliyor. Mesela ben lisanstayken işletme dersleri aldığımda girişimcilik hoşuma gitmişti. Dolayısıyla girişimcilikle bu şekilde ilgilenmeye başladım. Lisanstan itibaren yüksek lisansı bu konuda yapmayı hayal ediyordum.

Mülteci meselesi ise benim biraz daha sosyal yanımla ilgili. Lisanstayken aynı zamanda Hamilik Okulu Vakfı’na gidiyordum. Oradaki büyüklerimiz bize her zaman ilmimizin zekatını vermemiz gerektiğini öğütlüyorlardı. Bu bakış açısı hayatımda önemli bir yere sahiptir. Daha sonra bir projeye katıldım. Bu projede Suriyeli ailelerin yaşadığı bir siteye yardım götürüyorduk. Fakat yardımlar bir şekilde bitiyordu ve hazıra dağ dayanmıyordu. İşte o zaman bu durumun sürdürülebilir olmadığını fark ettiğimi hatırlıyorum.

Bu işin sürdürülebilir olmasında girişimciliğin etkili olabileceğini düşündüm ve bu yüzden de girişimcilik üzerine yoğunlaştım. Mülteci girişimciliğiyle alakalı çalışmaları araştırdım. Oxford Üniversitesi’nde Bosna meselesinden beri mülteci girişimciliği üzerine çalışan bir hocayı keşfettim. Bu hoca insanlara kendilerine yardım etmeleri için yardım etmek ve onların ekonomik bağımsızlıklarını sağlamak gerektiğini söylüyordu.  

O esnada yüksek lisansı bitirmiştim ve mülteci girişimciliği üzerine çalışmaya karar vermiştim. Aslında böylece sosyal olarak ilgilendiğim alan ve mesleki olarak uzmanlaştığım alan birleşmiş oldu.

Mülteci girişimciliği hala da çok severek çalıştığım bir konudur. Doktorada üçüncü yılımdayım ve yaptığım işten hiç pişman olmadım. Bu yüzden bence işin özü yaptığımız işi seçerken gerçekten iyi araştırmak, farklı faaliyetlerimizi birleştirmek ve bunları hayat gayemizle bağdaştırmak.  Düşünmemiz gereken en önemli şey ise: Bu işi yaparken tatmin olacak mıyım ve bunu rahatlıkla dualarıma katabilecek miyim? 

Hımm, dediğin gibi yapmak istediğimiz işi belirlerken duayı bırakmamak da çok önemli bir nokta. Peki, biraz da yurtdışı deneyiminden bahsedecek olursak, uzun zamandır İngiltere’de yaşıyorsun. Sence tesettürlü bir kadın olarak Türkiye’de ve İngiltere’de eğitim almak/çalışmak arasında farklılıklar var mı?

Benim üniversiteye geçtiğim yıl Türkiye’de başörtüsü meselesi çözülmüştü. Çok şükür başımızı açmamız gerekmiyordu. Ama atkı veya şapka takmamız gerekiyordu. Havanın sıcak olduğu zamanlarda astronot gibi hissediyorduk. Bu yaşadıklarımız, sanki okul yönetimiyle ve hocalarla aramızdaki sözsüz bir anlaşma gibiydi. Bu durum insana kendini dışlanmış hissettiriyordu. 

Biz henüz çok yolun başında olan gençlerdik ve üniversite ortamında kendimiz gibi olmamız engellenmişti. Bazı hocalarımız feminist olmalarına rağmen bizi kendilerince özgürleştirme çabalarına giriyorlardı. Pek de iyi niyetli olmayan bu çabalar, kimliğini henüz keşfeden Müslüman bir kız için bazen çok zorlayıcı olabilir. Müslüman kadınların seçimleri, mücadelesi ile ilgili kendinde konuşma hakkı bulan kimselerin bu tip baskı unsurlarını da dikkate almaları gerektiği kanaatindeyim. 

Bu yüzden, tercihinden ve  inancından dolayı farklı giyinmek zorunda kalmamış bir arkadaşımız siz mağdur edebiyatı yapıyorsunuz deyince çok yaralayıcı oluyor. Günümüzde pek çok insan özgürlüğün öneminden dem vururken sanki bu konu asırlar öncesinde kalmış gibi davranılınca çok üzülüyorum. 

Sonrasında ben İngiltere’ye ilk gittiğimde bu yaşadıklarımın tam tersini orada görünce çok şaşırdım. Örneğin, önceden Türkiye’de bir proje sırasında, namaz vakti geldiğinde kendimi sanki diğerlerini rahatsız edecekmişim gibi namaza sessizce gitmek eğiliminde buluyordum ama İngiltere’de dersin ortasında, hocaya kibarca teşekkür edip cuma namazına gideceğini söyleyen insanları gördüm. Bunun dışında başörtüm insanların bana karşı davranışını etkilemiyordu. Sanki insanlar benim başörtümü görmüyor gibiydi. Onların bu tavrı benim rahat ve özgür hissetmeme katkı sağladı. O yüzden yapmak istediklerimi yapabilirim hissine İngiltere’de kapılmıştım. Master sürecinde gördüm ki insanlar birlikteyken mevcut işe odaklanıyorlar. Sizin inancınız onlara mantıklı geliyor mu gelmiyor mu hiç böyle bir tartışmaya girmiyorlar ve saygı duyuyorlar. Zaten saygı duymak en çok karşındakini anlamadığında önem kazanıyor. 

Ayrıca, yurtdışında tesettürlü olmanın da şu açılardan rahatlığını tecrübe ettim. Tesettürümün beni pek çok istenmeyen durumdan koruduğunu fark ettim. Özellikle Müslümanların fazla olduğu Londra gibi kozmopolit yerlerde insanlar sizin bazı şeyleri yapmadığınızı, yemediğinizi bilebiliyor. Bu pencereden bakınca Müslüman erkekler için sınırları korumak her zaman çok kolay olmayabilir. 

Söylediklerinden yurtdışında değerlerini koruyarak yaşamaya çalışmanın, bir Müslüman olarak özgüvenine ve Allah ile olan ilişkine pek çok katkısı olduğunu anlıyorum. Gerçekten öyle mi? 

Türkiye’de, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyor olmaktan kaynaklı, ortam müsait olduğu için alışkanlıkla yaptığımız bazı davranışları; yurtdışındayken ortam yokken, kimse görmezken yapmak durumunda kalıyoruz. Böyle olunca insan bazı davranışları Allah için yaptığını daha çok hatırlıyor ve kendi samimiyetini test etme imkanı buluyor. Tabi ki, bu da kişinin Allah ile olan ilişkisini geliştiriyor. Özgüvenime olan katkısına gelince de, ben İngiltere’de yüksek lisans yaptığım okulumda okçuluk takımındaydım. Takımla beraber yemek yemeye gittiğimizde, inancım gereği istemediğim bir yemek veya ortam olduğunda kendimi rahatça ifade edebiliyordum. O takımdaki insanların, içlerine farklı profilden birisi girdiğinde ona alan sağlayacak şekilde bir anlayışları vardı. Onların bu anlayışları sayesinde ben de onların içinde sınırlarımı, değerlerimi rahatça ifade edebilmeye başladım. 

Son olarak, senin tesettür hikayeni çok merak ettik. Sen tesettüre girmeye nasıl karar verdin, tesettürün hayatındaki yerini nasıl ifade edersin?  

 Ben kendi kararımla, gereken zamanda tesettüre girdim. Zaten öncesinde de bir süredir ölçülü giyinmeye başlamıştım. Şöyle hiç diyemem “küçüklüğümden beri hep örtünmek istiyordum…” Ben örtünmem gerektiği için örtündüm. Bunu hiçbir şekilde romantize edemem. Benim için adım adım ilerleyen bir süreçti. Ben bunu yapmak için yaptım, bu konuda dürüst olmalıyız. Biz başörtüyü aksesuar olsun diye takmıyoruz, sadece başörtü de değil. Genel olarak tesettürlü giyinmeyi yalnızca Allah istediği için yapıyoruz. Mesela bazı insanlar şöyle söylemlerde bulunuyorlar: “ Tesettür, kilolu insanlar için daha kolay, saçı güzel olan insanlar için daha zor.” Ben bu tip söylemlerden çok rahatsız oluyorum. Diğer insanlar için tesettür kolay mı yani? 

Bir de şu ilgimi çekiyor: Mesela, veganlar vegan olma hikayelerini anlatırken adım adım nasıl kendilerini bu konuda eğittiklerini gururla anlatıyorlar. Fakat söz konusu bizim tesettür hikayemiz olunca, kendini baskılamak oluyor. Halbuki tesettüre girmek temel olarak, bir insanın hayattaki ilkeleri için bazı şeylerden feragat etmesi demektir. 

 Londra’da tutkulu bir şekilde yaşamını hippi, çevreci veya vegan olarak sürdüren arkadaşlarımız var. Onlar bu düşüncelerini her fırsatta gururla sunuyorlar. Biz kendi mücadelemiz hakkında konuşunca, gereksiz bir şeymiş veya ajitasyon yapıyormuşuz gibi anlaşılabiliyor. Aslında bu da bizim karakterimizin önemli bir parçası ve ilkeli duruşumuzun önemli bir göstergesi. Bence önemli olan kendimize çizdiğimiz sınırlara, nefsimizi terbiye ederek uymaya çalışmaktır. Bu her zaman hoşumuza gitmeyebilir ama tabi ki razı olmalıyız.

Çok güzel bir söyleşi oldu, çok teşekkürler. Allah razı olsun. 🙂

Rica ederim, sizden de.