Düş'ününce

Ben Dememek, Biz Olamamak

“Heyecan, mutluluk, öfke gibi halleri bir kişiden ziyade bir kitle taşıyınca, olay tek tek bireyleri aşıp geniş bir duygu patlamasına dönüşebiliyor. Kendimizi bile aşan böyle bir duygu yoğunluğunda, kendimizi kolayca kaybedip kendimize bakmaz hale gelebiliyoruz. Sürükleniyoruz grubumuzla; yani, ortada ‘ben’ den eser kalmıyor. ”

Gelin bu defa hep birlikte ‘ben’ e doğru yola çıkalım. Her birimiz ayrı ayrı düşelim yola. İçerisinde yer aldığımız grubu bir süreliğine kenara bırakıp o gruptaki kendi yerimize bir bakalım.

Duygusal varlıklar olduğumuzu mutlaka bir yerlerden duymuşsunuzdur. Çoğu zaman evet, öyleyiz. Bu özelliğimizin sonucu olarak da bir kitle içerisinde çok rahat hareket edebiliyoruz. Çünkü duygularımız en rahat şekilde, etrafımızda ‘’bizim gibi’’ insanlar olduğu zaman ortaya çıkıyor. Heyecan, mutluluk, öfke gibi halleri bir kişiden ziyade bir kitle taşıyınca, olay tek tek bireyleri aşıp geniş bir duygu patlamasına dönüşebiliyor. Kendimizi bile aşan böyle bir duygu yoğunluğunda, kendimizi kolayca kaybedip kendimize bakmaz hale gelebiliyoruz. Sürükleniyoruz grubumuzla; yani, ortada ‘ben’ den eser kalmıyor.

Gelin bu grubun adına, bizleri ortak paydada birleştiren Müslüman toplumu diyelim. Müslüman toplumu içerisinde ‘ben’ olsun mevzumuz.

Her birimizin ayrı ayrı sorumlukları olduğu Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde belirtilir. Bakara Sûresinde “Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz; lehinde olanı da kendi kazandığıdır, aleyhinde olanı da kendi kazandığıdır.” anlamına gelen 286. ayet-i kerimede Rabbimizin bizlere neye göre yükümlülük verdiği açık bir şekilde ifade ediliyor. Yani burada her birimizden tek tek bahsediliyor. Ayetin muhatabı olarak direkt kendimizi almamız gerekiyor. Yaptığımızın bize yararı veya zararı derken de tek tek bize hitap ediliyor. İsrâ Sûresi 84. ayette de yine bireysel sorumluluk şu şekilde vurgulanır: “De ki: “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar. Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.” Peki bizler, yani her birimiz, ayette geçen ‘kendi’ mizin farkında mıyız? Rabbimizin bahsettiği göklerin, yerkürenin ve dağların korkup çekindiğini yüklenen insan olarak, ‘ben’ olarak ne durumdayız?

Adalet için Hz. Ömer’i bekliyoruz toplaşıp. Cesaret deyince Hz. Hamza’nın yolunu gözlüyoruz. Hayanın, Hz. Osman ile yaşanıp bittiğinden dem vuruyoruz. Oturup meclislerimizde onları konuşuyoruz saatlerce. Buraya kadar tamam. Peki, o meclislerden çıkınca, şahit olduğumuz bir adaletsizliğe göz mü yumuyoruz? Ya da “Kimse yok mu?” dendiğinde “Ben varım.” diyemeyecek şekilde cesaretsiz miyiz? Hz. Ömer gibi adaletli olmaya aday olarak kendimizi göremedikten sonra, cesaretimizi Hz. Hamza’dan ilham alarak oluşturamadıktan sonra, Hz. Osman’a bakıp iffetin nasıl yaşandığına özenmedikten sonra konuşmalar bizi bir yere vardıramıyor. ‘Kendi’ mize değmedikten sonra, kavramlar da yerine oturmuyor zaten. İçleri zamanla boşalıyor. Biz, konuştuğumuzla kalıyoruz.

Öte yandan, ’ben’i unutup giriştiğimiz her ‘biz’ çabası, tıkanıp kalıyor bir yerlerde. Müslüman toplumun her bir ferdi olarak tek tek yapmamız gerekenlerin farkında olmadıkça, sağlam bir ‘biz’ tasavvurunun oluşması mümkün görünmüyor. Sağlam olmayan bu ‘biz’ ler, maalesef pek bir yerlere de gidemeyebiliyor. ‘Ben’i göremediğimiz yerde, ‘biz’ olarak yürüyemiyoruz yani. Müslümanlar olarak neden yan yana duramadığımızı sorgularken, toplumun bir ferdi olarak kendimizin nerede durduğunu da sorgulayalım. Yine müslümanlar olarak neden birlik içerisinde hareket edemediğimizi eleştirirken, bireysel olarak sorumluluklarımızın farkında olup olmadığımızın da eleştirisini yapalım.

“O böyle, şu şöyle.” demek, kendimizden kaçmamıza bir bahane olabiliyor. Gelin hep beraber, ‘ben’ demeyi deneyelim. Sonra da buradan hareketle ‘ben’ inin farkında olan bireylerden nasıl bir Müslüman toplum olabileceğini hayal edelim. ‘Biz’ i oluşturmanın bir de bu türlüsünü deneyelim.

Gayret bizden – her birimizden – tevfik şüphesiz Allah’tan.

Selametle.

Neslihan