Benim Hikayem

Bu Gidiş Nereye?

Ancak hislerim bana ‘ya şimdi ya hiç’ diyordu. Çevremdeki birçok arkadaşımın değişeceğini biliyordum ya da girip çıktığım yerler değişecekti. Bunları göze almıştım çünkü aklıma hep o küçük kız çocuğu geliyordu.

Bulmalıydım. Amacımı bulmalıydım. Kendimle bol bol konuşmalı, ne yapacağıma karar vermeliydim. Bu gidiş nereyeydi?

Her Ramazan ayında yüzümde şaşkın bir tebessüme vesile olan tesettürle tanışma sürecim her dönüp baktığımda birbirinden farklı duyguları kalbimde hissettirmeyi başarıyor. Belki kolaydı, belki de zor… Fakat yaşanan her hadisenin bir anlamı varken bu seçimimin nasıl öylesine olabilirdi?

23 yaşımı doldurmaya günler sayıyorum. Bana çok, büyüklere az gelen bu sayı içinde herkes gibi birçok anı saklanmakta. Bu anılarda en temel ve hayati diyebileceğimiz cinsiyet kavramı benim için çok geç oluşmuştu. Çocukluk fotoğraflarıma baktığımda da zaten bu anlaşılıyordu. Asabi bakışlarım, çıkmak bilmeyen ve ailemin artık bolca çıksın diye jiletledikleri kafam, kaşlarım, şapkalarım kıyafetlerim… Zamanla davranışlarıma da yansımış olacak ki ilkokulda futbol oynar, kızlar tarafından hep kabul almaya çalışırdım. Onlar kadar güzel ve alımlı olmadığımı hep hissetmiştim. On birli yaşlarımda erkek reyonlarından giyinmeye başlamıştım. Çok daha güzel üretildiklerini düşünüyor; kızlar hep süslü olmalı kalıbını saçma buluyordum.  Fakat bir süre sonra etrafımdaki birçok kişi birilerini sevmeye, görüşmeye başlamıştı. Ben de istiyordum ancak ben neydim? Kızdım, ama kızlar gibi değildim. Erkek değildim, ama onlar benim en yakın oyun arkadaşlarımdı. Haliyle ben o yaşların saflığıyla ne zaman birini beğenecek olsam, beğendiğim kişi benim kabul görmediğim gruptan kızları severdi. Bu durumun gizli öfkesiyle büyüdüm belki de.

Yüzleşmenin yaşı yok.

Ailem beni bir dershaneye verdi ve neyse ki okul ortamından biraz olsun uzaklaştım. İki abla bir abi ile ev içindeki tansiyon hiç düşmezken benim çıkaracağım maksimum problem sınavdan 3 almak falan olabilirdi. İyi çocuk olmanın bu tarz dezavantajları vardır. Evde herkes oruç tutar, annem ve büyük ablam namaz kılarlardı. Tabi o zamanlar…

Bir Anadolu Lisesi kazandığımı öğrendiğimde ise artık biraz daha kıza benziyordum. Yani en azından mahalledeki çocuklar arkamdan “eeerkeek eerreek” diye bağırmıyorlardı. Okul için annemle üniforma bakmaya gittiğimizde etek kavgası yaşadığımızı hatırlıyorum. Pantolon hariç asla bir etek giyemezdim. Ta ki lise hayatımın ilk haftasına kadar. İlk sıra arkadaşım benim garip olduğumu ve imaj yapmak istediğini söylediğinde ne dediğini anlamamıştım bile. Beni kızlar tuvaletine götürdü. Tokamı çıkardı ve saçlarımı saldı. Tacımı kırdı. “Çıkışta etek almaya gidiyoruz” dediğinde ise asla itiraz etmedim. Elin kızını dinleyip annemi dinlemediğim için de ayrı bir tartışma oldu tabi. Ancak sonraki gün bambaşka biri gibi gittim okula. Sağ yanıma gri bir toka, altımda muz çorap, kendimi prenses gibi hissetmiştim. Sınıfın karizmalarından ilan edilmiş bir arkadaşın “Pinhan sen kızmışsın ya!” demesiyle anladım ne kadar değiştiğimi. Bu cümlenin tonlamasını da o an yaşadığım yeniden doğuşu da tarif edemem.

Bir sene içerisinde sesimin güzel olduğunu keşfeden müzik öğretmenimin desteğiyle sahne almaya başladım. Makyajlar, barlara çağırılmalar, süslü püslü kıyafetler, saç boyamalar, ardı ardına gelen tanışma teklifleri. Acaba şimdi gitsem kabul ederler miydi o kızlar beni? Mahalledeki çocuklar abla mı derlerdi bana? O zamanlarda sahnenin ışığı kalbime değer gibi hissederdim. Başka hiçbir sorun yokmuş gibi şarkı söyler, takdirler almaya bayılırdım.

Öte yandan, buraya kadar oruç hariç hiçbir görevini yerine getirmediğim İslam, kimliğimde yazmaya devam ediyordu. Büyük ablam 12 senelik tesettürünü terk etmiş, küçük ablam zorla tuttuğu orucu bırakmış, abim ise din kavramıyla tamamen bağlantısını koparmıştı. Babam da zaten bayramdan bayrama namaz kılardı. Ailemde sadece annem yaşadığı her sorunda gidip Allah’ın kapısını çalardı. Herkes giderdi ama o hep ilk günkü gibi hatta daha bir şevkle namazını kılar, Kur’an’ını okurdu.

11. Sınıfa geçmeden önce yaza denk gelen Ramazan ayında annem okumaktan yırtılan Kur’an’ının yenisini almak için Fatih’e gittik. Arabanın sağ arka koltuğunda oturmuş, dükkâna bile girmemiştim. Etrafa bakarken 5-6 yaşlarında bir çocuğun ferace içinde olduğunu gördüm. Hiç kızmamıştım, aksine garipsemiş ve merak etmiştim. Daha bu yaşta ne kadar ilgi çekebilirdi ki annesi onu kapatmıştı? Ne için bu hazırlığı yapıyorlardı? Kimliğimi tekrar çıkarıp baktığımda yeniden İslam yazısını görmüştüm. Peki, ben İslam’ı ne kadar biliyordum?

Sonrasında sorgulama sürecine girdim. Belki ben de abim gibi kimliğimden sildirmeliydim. Belki dershanedeki arkadaşım gibi Hristiyan olmalıydım. Sırayla başladım soruları sormaya. “Bir yaratıcı olduğuna inanıyor musun Pinhan?”, evet, “Bu yaratıcının öğütlediği şeyler, verdiği emirler sence ne için olur?”, toplumun huzurunu düzenini ahlakını sağlayacak ve koruyacak kanunlar olurdu. “Peki, sence hangi din doğru?” Son soru beni en çok zorlayanıydı. Ancak diğer dinlerin ritüellerine baktığımda bile İslam’dan başka doğru yol kalmıyordu. Gerçekten yaratıcıyı anacak, ona insani yetiler atfetmeyecek ya da insanı bir diğer insana üstün kılmayacak ayetler gerekiyordu. Sonunda dönüp dolaşıp kimliğimde yazan İslam’a gelmiştim.

Peki, ben İslam’ı ne kadar yaşıyordum? Sadece bir ay aç kalarak ya da başım sıkıştığında dua ederek Allah’ı anamazdım. Öte yandan birine başlarsam diğerini yapamayacağımı hissediyordum. Bu sebeple hepsini yapmama vesile olacak olan ilk adımı tesettürle attım. Çünkü tesettür bir duruş getirirdi. Taşkınlık yapacak olsam bile o benim için bir davranış düzenleyici işlevi görürdü. Zamanla diğer görevlerimi yerine getirmemde de etkili olacağını biliyordum.

Maalesef diğer kızların mevlitlerle ya da şal hediyeleriyle giriş yaptığı tesettür hayatına ben kavga gürültü girdim. Çünkü ablamın 12 senelik örtüsünü çıkarması benim üzerime bir endişe mirası bırakmıştı. Annem belki içten içe seviniyordu ancak emin olmam gerektiğini ve saçlarım bile hala boyalıyken, sahneyle tanınmışken, lise bitince başlamamın daha iyi olduğunu söylüyordu.

Ancak hislerim bana “ya şimdi ya hiç” diyordu. Çevremdeki birçok arkadaşımın değişeceğini biliyordum ya da girip çıktığım yerler değişecekti. Bunları göze almıştım çünkü aklıma hep o küçük kız çocuğu geliyordu. Dünyada oluş sebebimi hatırlıyordum. Yaşadığım zorlukların benim hayatımın bir parçası olacağını ve hepsinin geçici olduğunu hatırlıyordum.

Tesettürde birinci yılımı doldurduktan sonra kendimi eksik hissetmeye başladım. Artık namazla tanışmaya hazırdım. Tabii ki bu düşüncelerim hislerim pek çok iniş çıkışlar yaşadı. Hatta bir ara Kur’an’ın bir insan eliyle yazılmış olabileceğine dair vesveselerim oluştu. Bu sesi bastırmak ya da ondan kaçmak yerine araştırdım. Kur’an’ın yüzyıllar öncesinde habercisi olduğu bilgilerin daha son yıllarda keşfedilmesini göz önünde bulundurursak gelen vesvesem hayli gülünç duruma düşüyordu gözümde.


Anneme ve onun teslimiyetine şahit olmasaydım, sadece inananlara saygısını yitirmiş abime, yarını düşünmeden yaşayan ablalarıma ve ahiret için bir birikimde asla bulunmayan babama şahit olsaydım bugün bu yazıyı yazmıyor olabilirdim. Ne kadar bocalarsam bocalayayım merhametiyle bana huzur verecek Allah’a hamd, sizlere selam olsun.

Pinhan

Sosyal medyada paylaşmak ister misin?