Bi'söyleşi

Doğu Türkistan’da Neler Oluyor?

Yazar Amine Ertürk ile Söyleşi

Ana akım medyada olmasa da sosyal medyada pek çok kez Uygur meselesi üzerine paylaşımlara denk gelmişsinizdir. Biz de sizler için bu konuyu işin ehliyle konuşalım istedik. Amine Ertürk’le yaptığımız söyleşide Uygur meselesine dair merak edilebilecekleri sorduk.

Uygur meselesi uzun yıllardır devam eden bir sorun olmasına rağmen son zamanlarda durumun daha vahim bir hal aldığı anlaşılıyor. BM’ye göre bir milyon Uygur yeniden-eğitim kampları olarak adlandırılan tesislerde tutuluyor. Bu kampların amacını ve bölgede yaşanan son durumu anlatabilir misiniz?

Bölgede Çin hükümetinin Uygur halkını ve diğer Kazak, Kırgız gibi azınlıkta bulunan halkları hedef alan ayrımcı politikaları uzun yıllardır devam ediyor. Fakat son altı yedi yılda bu politikalar, yaygın ve sistematik bir hal almalarıyla insanlığa k arşı işlenen suçlar boyutuna ulaşmış durumda.

Özellikle 2016’da Uygur bölgesi Komünist Parti Sekreterliği’ne Chen Quanguo’nun atanmasından sonra baskı ortamı akıl almaz boyutlara ulaştı. Chen Quanguo önceki görev yeri Tibet’te de benzeri bir sıkıyönetim uygulamış ve Çin yönetimine karşı Budist halkın direncini iyiden iyiye kıracak politikalar uygulamıştı. Chen Quanguo, Tibet’i, tabiri caizse dize getirdikten sonra Uygur bölgesinde göreve başladı ve burayı da güvenlik kameraları, polis kontrol noktaları, siber takip teknolojileri ve yeniden eğitim kampları ile örülü bir açık hava hapishanesine döndürdü.

Son durumu özetlemek gerekirse, bölgede Uygurlar topyekun bir devlet aygıtının hedefi haline gelmiş durumda. Hayatlarının her alanı kontrol ediliyor; düşünce, vicdan, din özgürlüğü, seyahat etme, mülk edinme, toplanma, haber alma, eğitim görme, çalışma hakları gibi en temel insani ve vatandaşlık hakları çiğneniyor.

Uygur bölgesinde bugün geldiğimiz noktada Uygur dilinin tüm eğitim kurumlarından kaldırıldığını, din eğitimi ve öğretiminin yasaklandığını, Kur’an-ı Kerim dahil dini kitapları bulundurmanın, okumanın yasaklandığını, insanların domuz eti ve alkol tüketmeye zorlandıklarını, yani insanların günlük yaşam biçimlerini kendi dini inançlarının gereği olan “helal daire” dışında sürdürmeye zorlandıklarını, ibadetleri ve başörtü, uzun etek, sakal gibi dini kisveleri terk etmeye zorlandıklarını, dini ve kültürel her türlü – cami kubbeleri, minareler, restoranlarda kullanılan Uygurca, Arapça yazılar vb. – sembollerin ortadan kaldırıldığını görüyoruz.

Chen Quangua sonrası ise durum daha da vahim boyutlara ulaştı. Chen Quangua yeniden eğitim kampları adı verilen indoktrinasyon amaçlı kurulmuş kampların mimarı. Tibet ve Uygur bölgesindeki güvenlik odaklı politikaları ile Devlet Başkanı Xi Jinping nezdinde ve Politbüro içerisinde de yıldızı parlamış durumda.

Çin hükümeti önce kampların varlığını inkar etti. Batı medyasında coğrafi koordinatlarına kadar yerleri tespit edilen binlerce kilometre karelik kamp yerleşkelerinin ifşa olması ve kamplardan çıkan Uygurlardan sızan haberler sonrasında Çin hükümeti de inkar politikasından vazgeçti ve bu tesislerin “bölücülük, terörizm ve aşırılıkçı düşüncelere eğilimli” Uygurların “bu düşüncelerden kurtulmalarını” sağlayacak bir dizi eğitimden geçmeleri amacıyla kurulduğunu savunmaya başladı.

Bu kamplara alınan Uygurların yaşları, eğitimleri, meslekleri ne olursa olsun özellikle zorunlu Çince derslerine tabi tutuldukları; vatansever şarkılar, şiirler okumaya, yaptıkları “yanlış fiilleri” itiraf etmeye zorlandıkları; dini inançlarını inkara ve Komünist Parti’ye olan bağlılıklarını ispat etmek için çeşitli seanslara tabi tutulduklarını biliyoruz. Sovyetler döneminin gulaglarını andıran bu kamplardan çıkan Uygurlar, direniş göstermeleri halinde günlerce aç bırakıldıklarını, hücre hapsine konduklarını, işkenceye uğradıklarını anlatıyorlar. Kamplara alınan Uygurların sayısının BM’nin açıkladığı kadarıyla bir milyon ila üç milyon arasında olduğu tahmin ediliyor.

Kamplara alınma gerekçeleri arasında Çin’in tehlikeli gördüğü başta Türkiye, Pakistan, Mısır gibi İslam ülkelerini ziyaret etmek, bu ülkelerde yakınlarının bulunması, yurt dışında yaşayan yakınlarına para göndermek, yurt dışında yaşayan yakınları ile haberleşmek, evinde Kur’an-ı Kerim ve dini kitap bulundurmak, alkol kullanmayı reddetmek, çok çocuk sahibi olmak da bulunuyor.

Tüm bu saydıklarımız ve daha da fazlası söz konusu kişinin “bölücülük, terörizm ve aşırılıkçı düşüncelere eğilimli” olarak değerlendirilmesi için yeterli. Ayrıca uluslararası tanınırlığı bulunan öğretim üyeleri, sanatçılar, sporcular, bilim adamları gibi eğitimli, meslek sahibi ve entelektüel Uygurlar da akıbetleri belirsiz bir şekilde yakınlarına bilgi verilmeksizin bu kamplarda tutuluyor.

Açıkça görüldüğü üzere bu yaşananlar topyekun Uygur halkını dilini unutmuş, kültürel kimliğinden, dini inançlarından sıyrılmış “makul” vatandaşlar haline gelecek şekilde “terbiye etmeyi”, “ehlileştirmeyi” aslında bir bakıma “mankurtlaştırmayı” hedefleyen kitlesel bir sosyal mühendislik politikası.

Bu politikanın bir diğer ayağı da Uygur kadınlara ve çocuklara yönelik politikalar. Kamplara alınan söz konusu Uygurların çocukları akrabalarından, ailelerinden koparılarak kimsesiz çocuklar gibi devlet yetimhanelerine ve ne idüğü belirsiz bakıcıların ellerine kayıtsız şartsız teslim ediliyor. İstanbul’da okuyan Uygur öğrencilerimizin önemli bir kısmına sorduğumuzda anne babalarının kamplara alındığını, küçük kardeşlerinin ise devlet görevlileri tarafından alınıp götürüldüğünü ve onlardan haber alamadıklarını öğrendik. 

Ayrıca uluslararası ajanslardan gelen son gelen haberlere göre Uygur kadınlar çok yaygın ve sistematik bir şekilde doğum kontrol yöntemlerine ya da tamamen kısırlaştırma işlemlerine mecbur bırakılıyorlar ki reddetmeleri halinde kamplarda alıkonulmakla ve çocuklarının ellerinden alınmasıyla tehdit ediliyorlar. Kadınlar düzenli olarak hamilelik kontrollerine tabi tutuluyor, gebelik önleyici rahim içi araçlar kullanmaya zorlanıyor.

Tanıklara ve istatistiklere göre yüzbinlerce kadın kürtaj olmaya zorlanmış. Kamplardan salıverilmiş bazı Uygur kadınlar kendilerine aylık menstruasyon döngülerini etkileyen, kanamalarının durmasına ya da aşırı olmasına sebep olan ilaçlar ve enjeksiyonlar verildiğini de söylüyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla üç ya da daha fazla çocuğu olan kadınların kısırlaştırılması özellikle hedefleniyor.

Uygur bölgesinde açıklanan resmi nüfus istatistiklerine göre Hoten ve Kaşgar’da doğum oranları 2015-2018 arası %60 oranında bir düşüş göstermiş. Bir başka istatistik de; 2019 yılında ülke genelindeki doğum oranları %4.2 düşüş gösterirken Uygur bölgesinde bu oran %24.

Hükümete bağlı kurumların belgelerinden, nüfus istatistiklerinden, kamplardan salıverilen Uygur kadınlarla yapılan görüşmelerden ve bu kamplarda tutulanların yakın aile bireyleri ile yapılan görüşmelerden elde edilen tüm bu bilgiler bu politikaların demografik bir soykırım olarak nitelendirilebileceğini gösteriyor.

Uygur meselesinde bugüne nasıl gelindi? Bölgenin tarihine kısaca değinebilir misiniz?

Uygur bölgesinde yaklaşık 24 milyonluk nüfusun yarısı kadarı Türki asıllı Uygur, Kazak, Kırgız gibi halklardan oluşuyor. Bölge esasen 1949’a kadar Uygurların anavatanı olmuş. Kızıl Ordu’nun işgal etmesi ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlanmasının ardından bölgeye Han Çinlilerin istihdam amacıyla göç etmesi teşvik ediliyor ve bölgenin demografik yapısı istikrarlı bir şekilde değiştiriliyor.

Uygurlar çok dinli, çok kültürlü bir coğrafyada kendi dini ve kültürel kimliklerine sıkı sıkıya sarılmış, muhafaza etmiş bir halk. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren de Uygurların bir etnik azınlık olarak kendi topraklarında sorun olarak görülmesinin en önemli sebeplerinden biri bu. Şu anki nüfus oranları üzerinden değerlendirecek olursak yaklaşık 10-12 milyonluk Müslüman Uygur nüfusu var ve bunlar 1,3 milyarlık Çin nüfusu içerisinde asimile olmaya tüm gayretleriyle direniyorlar. Bu durum yeni değil.

Mao dönemi sonrasında Komünist Parti içerisinde radikaller karşısında ılımlı kanadın ağırlık kazanmasıyla Çin toplumu sanayi reformu, modernizasyon programları, toplumsal refahın öncelenmesi, yabancı sermayenin ülkeye girişi, piyasa ekonomisinin uygulanmaya başlaması gibi köklü değişimlerin yaşandığı bir döneme girdi. Uygurların da toplumsal olarak çeşitli talepleri oldu, ülkedeki bu artan refahtan faydalanmak, kendi kültürel kimliklerini muhafaza edebilmek, dini yaşantılarının gereklerini yerine getirmek gibi çok temel talepleri oldu. Bölgenin siyasi tarihine baktığımızda bu taleplerin dile getirilebileceği meşru kanallar olmadığı için zaman zaman birer başkaldırıya dönüştüğünü görüyoruz. Bu açıdan özellikle 80’li ve 90’lı yıllar Uygur toplumu için kolluk kuvvetlerinin orantısız aşırı güç kullanımıyla bastırılan ve travmatik sonuçlar doğuran bir dizi olayın yaşandığı yıllar olmuştur.

11 Eylül sonrası terörle savaş söylemi Çin hükümetinin de işine yaradı. Çin uluslararası kamuoyu nezdinde Uygurları el-Kaide ve DAEŞ gibi terörist örgütlerle iş tutan bir pozisyona indirgedi. Uygur bölgesinin Çin’in Orta Asya ile sınır teşkil etmesi, enerji güvenliği ve ticari genişlemesi  için bu bölgenin bir tampon bölge olarak görülmesi Uygurlar üzerindeki baskının temel sebeplerinden. 

Çin’de tek parti yönetiminin baskıcı doğasının en net görüldüğü alanlardan biri devlet-azınlık ilişkileri. Siyasi yapı Uygurlar, Moğollar, Tibetliler gibi kendilerine has çok güçlü kültürel gelenekleri, dini inançları ve dil birliği olan azınlık halkların kültürel olarak “büyük Çin ailesi” içerisinde asimile edilmesine yol açacak politikaların uygulanmasına elverişli bir zemin sağlıyor.

Esasen Çin Halk Cumhuriyeti anayasası ülkedeki etnik çeşitliliği göz ardı etmiyor ve azınlıkların yaşadıkları bölgelere belirli derecelerde otonomi hakları tanıyor. Uygur sorunu denen vakıanın en temel kaynağının bu anayasal otonom statüsünün getirdiği kendi içişlerini yönetme yetkisinin teorideki haliyle uygulanmaması olduğunu görüyoruz.

Bugün ise bölgedeki durum otonomi taleplerinin çok çok ötesine geçmiş durumda. Uygurlar bugün en temel insani hakları ellerinden alınmış bir halk olarak kitlesel bir cezalandırma ile karşı karşıyalar. Uygur bölgesi, Hong Kong ve Tibet gibi devletin üniter yapısını tehdit eden bir iç mesele olarak değerlendiriliyor ve Uygur halkının varoluşu Çin hükümeti  tarafından ülkenin Han merkezli ulusal vizyonuna doğrudan bir tehdit olarak kabul ediliyor. 

Uluslararası kamuoyu Uygur sorununun bugün geldiği noktaya karşı nasıl bir tepki veriyor?

Uygur bölgesi üzerine çalışan Avrupalı ve ABD’li akademisyenler bölgede özellikle çöllük sahalarda açılan kampların lokasyonu , kapasiteleri, ne kadar insan barındırdıkları, yaşanan kötü muamele, işkence, tecavüz, infaz vakaları, beyin yıkama derslerinin içerikleri, mesleki eğitim denen derslerin içerikleri gibi konularda ciddi mesai harcıyorlar. Ve şu an Uygur bölgesinde yaşananlara dair elimizdeki en önemli bilgi kaynağı bu Batılı akademisyenler ve gazetecilerin çabalarının bir sonucu. Biz kendi gazetelerimizde bu konuyla ilgili en ufak bir röportaj ya da araştırmacı gazetecilik ürünü bir çalışma göremiyoruz. Bu açıdan haklarını teslim etmemiz lazım.

Öte yandan hükümetler nezdindeki tepkileri incelediğimizde Uygur sorununun Tibet meselesi ile birlikte Çin’le pazarlık etmek isteyen AB üyesi ülkeler ve özellikle ABD için en elverişli kartlardan biri olduğunu görüyoruz. Batı dünyası İslam dünyasına kıyasla daha yüksek perdeden Çin’i eleştiriyor. Yalnız şunu da unutmamamız gerekiyor. Batı’da Ortadoğu’ya, Afrika’ya olduğu gibi Çin’i de pür oryantalist bir bakış açısıyla değerlendiren bir damar var. Çin için çarşaf çarşaf insan hakları karneleri hazırlanıyor ancak bunları hazırlayan ABD ve Avrupa ülkelerinin kendi toplumlarındaki Müslüman azınlıklara karşı muameleleri, gittikçe artan İslamofobik eğilimleri görmezden gelen yaklaşımları büyük bir soru işareti.

İslâm dünyasının bu mesele karşısındaki sessizliğinin sebebi nedir sizce?

İslam dünyasından hükümetler düzeyinde gerçek anlamda bu konuda hiçbir ses çıkmıyor. Neden? Çünkü hemen hepsi ticari ve yatırım partneri olarak Çin’i vazgeçilmez görüyor. İslam ülkelerinin önemli bir kısmı 2013 yılında kurulan Dünya Bankası’na rakip olacak bir potansiyeli olan Asya Altyapı ve Yatırım Bankası’na üye. Bu bankanın en büyük hissedarı %30 ile Çin. Hindistan’ın yüzde 8, Rusya’nın da yüzde 6,5. Türkiye de bu bankanın kurucu ortaklarından biri.  Bankanın Asya’daki enerji, ulaştırma ve altyapı projelerini desteklemesi öngörülüyor.

İkinci bir husus ise yine Çin’in Yol ve Kuşak projesi kapsamında İslam ülkeleri ile kurduğu işbirlikleri bu konuda oldukça kullanışlı. Çin’in hemen komşusu olan Pakistan’da devasa kalkınma projeleri bulunuyor. Dolayısıyla ortalama aylık gelirin 125 dolara denk geldiği Pakistan’da hükümet Çin’i kızdıracak bir adım atarak bu projeleri riske atmak istemiyor. Malezya ve Endonezya için ise bu ülkelerin en temel ihracat ürünleri olan palm yağı ve kok kömürü için Çin dev bir pazar. Çin aynı zamanda dünyanın en büyük petrol ithalatçısı ve doğalgaz ithalatı da her geçen yıl daha da artıyor. Bu da petrol ve doğalgaz zengini Ortadoğu ülkelerinin Çin’e bağımlılığını git gide arttırıyor.

Türkiye’nin Uygur meselesi karşısındaki pozisyonunu nasıl okumalıyız?

Türkiye 2002’den bu yana devam eden AKP hükümetleri döneminde bir yandan soydaş olarak gördüğümüz Uygur toplumunu himaye etmek öte yandan siyasi ve ekonomik olarak yadsınamaz bir  güce ulaşan Çin’le ilişkileri geliştirmek arasında oldukça hassas bir denge gözetmek durumunda kalmıştır.

Türkiye’nin siyasi açıdan Batı’yı dengeleme arzusu, AB’ye tam üyelik hedeflerinin sekteye uğraması, ABD ile Suriye ve FETÖ gibi hususlarda düşülen görüş ayrılıkları, yatırım çekme ve teknoloji transferi yapma hedefleri gibi unsurlar Çin’e yaklaşımını etkiliyor.

Uygur meselesiyle ilgili zaman zaman resmi ağızlardan yapılan açıklamalara tanık oluyoruz. Ancak bunlar uzun vadeli politika tercihlerine yansımıyor. Çin’in bugün dünya siyasetinde ve ekonomisinde geldiği konum pek çok İslam ülkesi gibi Türkiye’nin de bu konuda manevra alanını kısıtlıyor, Türkiye’nin bu sorunu uluslararası kurumlar nezdinde gündeme getirmesi noktasında çekinceli davranmasına sebep oluyor.  

Türkiye’de Uygur toplumunun beklentileri ve talepleri neler? Türkiye, Doğu Türkistan için neler yapabilir?

Son beş altı yılda Türkiye’ye sığınan 25 bin civarında Uygur muhacir olduğu tahmin ediliyor. Geçtiğimiz sene 2-3 bin kadar Uygur’a vatandaşlık verilmiş, halen vatandaşlık müracaatlarının tamamlanmasını bekleyen Uygurlar var. Bu süreç içerisinde her an sınırdışı edilme tehlikesi ile karşı karşıyalar. Bu noktada Uygur toplumunun en temel taleplerinden biri memleketlerine geri dönmenin can güvenliği endişesiyle artık mümkün olmadığına inanan muhacirlerin Çin’den doğum belgesi, aile cüzdanı ve ebeveynlerden muvafakat belgesi gibi şartlardan muaf tutularak Göç İdaresi’ne müracaat etmelerinin sağlanması ve hızlı surette ikamet hakkı tanınması.

Öte yandan ikamet hakkı alanlara çalışma izni de verilmeli. Zira çalışma izni olmaksızın çalışmak isteyenler işe alınmıyorlar, alındıkları zaman da kaçak işçi statüsünde oluyor, sağlık sigortasından mahrum oluyorlar, kimi zaman maaşlarını alamadan işten çıkarılıyorlar.

Peki sivil toplum ne yapabilir? Şunu bilmemiz önemli. Son beş altı yılda Türkiye’ye ulaşan 25 bin civarında Uygur muhacir var dedik. Bunların önemli bir kısmı çocuklu kadınlar ve lise/üniversite çağında gençler. Kadınlar çocuklarına daha iyi bir gelecek sunabilme umuduyla gelmişler ama Türkiye’ye geldikten bir süre sonra eşleriyle bağlantıları tamamen kesilmiş. Haber alamıyorlar. Geçim kaynakları yok. Geride kalan çocuklarını, akrabalarını, parçalanan ailelerini düşünüyorlar. Lise/üniversiteyi okuma amacıyla gelmiş gençler de var.

Ailelerini akrabalarını geride bırakmışlar, Türkiye’de hem dinini yaşayabilecekleri hem de eğitim görüp meslek sahibi olacakları umuduyla pasaportlu/pasaportsuz gelmişler. Bu gençlerimizin çoğu bir yandan hafızlıklarını ve dini eğitimlerini tamamlamaya çalışıyorlar bir yandan da lise/üniversitelerden kabul alma gayretindeler. Pek çoğunun ortak sorunu ailelerinden haber alamıyor olmaları. 2016 Ağustos ayı sonrasında Uygur bölgesinde internet bağlantısı ve uluslararası haberleşme araçlarına getirilen kısıtlamalar ailelerinden binlerce kilometre uzakta yaşayan bu çocuklarımızın kolunu kanadını kırdı. Kısıtlı burslarıyla ya da eş dost yardımlarıyla her türlü yaşam masraflarını karşılamak zorundalar. Türkiye’de olmalarının tespit edilmesi halinde ailelerinin zarar göreceği korkusuyla sosyal ortamlara girip çıkmak istemiyorlar. Travmatik pek çok olay yaşamışlar.

Bu açıdan çok ciddi psikolojik destek hizmetlerine ihtiyaçları var. Hem bireysel olarak hem de vakıf dernek gibi kurumlarımızın vesilesiyle haberdar olduğumuz Uygur gençlere, Uygur hanımlara sahip çıkmamız şu an için en fazla aciliyet arz eden konu. Öğrenci evleri ziyaret edilebilir, eksikleri tespit edilerek bu kardeşlerimizin gönülleri kırılmadan düzenli yardımlar yapılabilir. Burs verilebilir. Düzenli gelir olması açısından burslar öğrenciler için çok önemli. Yeni evlenmiş Uygur gençlerin asli ihtiyaçları karşılanabilir.

Çok teşekkür ederiz Amine Hanım.

Amine Ertürk Kimdir?
Amine Ertürk lisansını Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümünde, yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi’nde Asya Çalışmaları programında tamamladı. 2007-2014 yılları arasında İHH İnsani Yardım Vakfı’nda araştırma ve yayın üzerine çalıştı. Araştırma ilgi alanları arasında özellikle Çin’de Müslüman topluluklar, Çin’in Uygur ve Tibet bölgelerine yönelik politikaları ve Türkiye’de bulunan Uygur topluluğu bulunmaktadır. 2012’de yayımlanan Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. Ulusal dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlanmıştır. Evli ve iki çocuk annesidir.
Sosyal medyada paylaşmak ister misin?