Bi'söyleşi

Fatma Bayram ile Söyleşi

Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız hocam?

Ben emekli vaizeyim. Otuz yıllık görevimden yakın zamanda emekli oldum. Ben vaiz olduğumda İstanbul’da sadece bir tane resmi görevli hanım vaiz vardı. Dolayısıyla kadın din görevlilerinin o zamanlar yaşadığı bazı zorlukları biz de tecrübe etmek durumunda kaldık. Buna ek olarak, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Üç çocuğum var ve şu anda üç tane de torunum var, Elhamdülillah. Elimden geldiğince, yazarak ve anlatarak insanlarla bazı hakikatleri paylaşma çabasındayım.

Şu anda bulunduğunuz yere gelmenizi sağlayan hayat yolculuğunda, çocukluğunuzun ve büyüdüğünüz ev ortamının sizin üzerinizde ne gibi etkileri oldu sizce?

Konuşmaya başladığım zamandan beri bir şeyler anlatıyorum. Mesela, zihnimde çok yer etmiş bir  sahne var: Televizyonun her evde olmadığı zamanlarda; misafirler gelmiş, ev kalabalık, ben ortadayım bir şeyler anlatıyorum ve herkes gülüyor. Sonradan aileme sorduğumda öğrendim ki, ezberlediğim bir masalı anlatıyormuşum. Artık onu çocuk lisanıyla nasıl komik anlatıyorsam beni çağırıp çağırıp o masalı anlattırıyorlarmış. Hayatıma çok büyük etkisi olan bir başka şey ise, anne ve babamın okur yazar olmamasına rağmen bizi okumaya çok teşvik etmiş olmalarıdır. Mesela, yıllarca babam eve gazete getirirdi ve köşe yazılarını bize okuturdu. Onları okurken önemli bir görevi yerine getirdiğimi hissederdim. İlkokuldan hatıralarımda kalan şey ise öğretmenimin, okuma yazmayı öğrenemeyenleri çalıştırmam için benim yanıma oturtmasıydı.

Sonrasında, 1974-78 yılları arasında ortaokulu Kadıköy Çamlıca Kız Lisesi’nde okudum. O yıllar herkesin çok politize olduğu yıllardı. Mesela, akşam haberlerini izlemediyseniz ertesi gün okuldaki gündemi yakalayamazdınız. Bunun dışında, o yıllarda bir arkadaşımla beraber okuldaki diğer arkadaşlara tebliğ yaptığımızı hatırlıyorum. Öğretmenlerimiz de idealist ve alanında başarılı öğretmenlerdi. Bununla beraber maalesef inancı besleyen bir ortam yoktu. Belki de bu yüzden sürekli, inancımızı açıklamak ve savunmak zorunda kaldık. Bu durum da bizleri, inandığımız ilkeleri kendi içimizde açıklama, sürekli muhtemel sorulara cevaplar hazırlama gibi bir alışkanlığa itmiş olabilir.

Ortaokuldan sonra, tamamen babamın inisiyatifi ile dört yıl süreyle, yatılı olarak Kur’an kursunda okudum. Kur’an kursunda beni çok geliştirdiğini düşündüğüm iki durum vardı: Senede ortalama iki defa bir sahne programı hazırlamamız gerekirdi. Bu programı, sunumundan sahne dekoruna kadar her açıdan biz öğrenciler planlardık. Böylece hem sahne korkusunu yeniyorduk hem de bir konuyu bütün boyutlarıyla düşünmeyi öğreniyorduk. Diğer durum ise Kur’an kursumuzda yurt dışından gelen çok fazla Türk öğrenci vardı ve onların dil becerileri kısıtlıydı. Bizim derslerimizin dili de çok ağırdı. Ben de akşamları sınıfları dolaşıp o gün işlenen konuları anlamayan olursa anlatırdım. Bu vesileyle, ilmi konuları basit bir şekilde anlatabilme yeteneği kazandığıma inanıyorum. Bunu gönüllü olarak, anlamayan arkadaşlarımın anlamasını sağlamak için yapıyordum. Bilmiyorum, belki bendeki bu eğilim de okuma yazma bilmeyen bir ailede büyümüş olmamdan kaynaklanıyordur.

Bu sırada liseyi dışarıdan bitirdim. Marmara Üniversitesi’ne başladım. O zamanlar çok mütevazı bir mahallede, Kadıköy Hasanpaşa’da oturuyoruz. Mahalledeki samimi pek çok kız arkadaşım üniversiteye devam etmemişlerdi. Ben de her cuma günü öğleden sonra, üniversitede öğrendiğim dersleri onlara anlatıyordum. Onlara hadis usulü, İslam tarihi, din sosyolojisi gibi birçok dersi dört yıl boyunca anlattım.  Böyle tecrübeler vesilesiyle Allah beni hep vaizliğe hazırlamış diye düşünüyorum. Bu bağlamda da, çocuklarımızın yaratılışından kaynaklı özelliklerini fark edip onları doğru kanalize etmenin önemine tekrar değinmiş olalım. Beni hiç arşivde çalışırken hayal edebiliyor musunuz mesela? Muhtemelen bir hafta sonra psikolojik sorunlarım başlar. 🙂

Diğer bir önemsediğim konu ise verici olmayı bilmek. Bu, maalesef günümüzde giderek eksilen bir şey. Şöyle ya da böyle din eğitimi almış her insanın, bildiklerini çevresine anlatma yükümlülüğü var. Bunu nasıl yerine getirmeyebilir? Benim ilahiyat fakültesi ve sonrasında vaizlik birinci tercihimdi. Hatta bazen söylüyorum, mesleğe adam seçerken kaçıncı tercihi olduğunu sormak çok önemli diye. Birisinin son tercihi ile ilk tercihine yerleşmesi arasında, en azından motivasyon açısından büyük fark olduğunu düşünüyorum.

Sizin de az önce dikkat çektiğiniz gibi, çocukların mizacını keşfetmek ve onları kendi yaratılışlarına uygun bir şekilde yönlendirmek çok önemli. Bu konuda ebeveyn olan takipçilerimiz için tavsiyeleriniz var mı?

Özellikle okumuş ebeveynlerin bu konuda pek başarılı olmadığı kanaatindeyim. Çünkü kendi çocuklarımızla ilgili büyük hayaller kuruyoruz ve onları hayalimizdeki insan haline getirmek için hırs yapabiliyoruz. Çocukta var olan özellikleri fark edip onun peşinden gitmek yerine çocuğu başka bir şeye dönüştürmek gibi bir gayret içerisine giriyoruz. Ailelerin sahip oldukları çocuk sayısı da giderek azalıyor. Böylece ebeveynlerin gözünde, hayallerini gerçekleştirmesi için tek çocuğa atfedilen misyon daha da büyüyor.

Bence bu konuda okul öncesi öğretmenlerinin kilit bir rolü var. Çünkü onlar, çocuğun bozulmamış doğasını keşfetme konusunda bizden daha tecrübeliler. Çoğu veli, öğretmeni küçümseyici bir tavırla “ benim çocuğuma böyle yap, şöyle yapma” demeye kalkar. Halbuki okul öncesi öğretmeni, anne olarak hayatımızda önemli bir şanstır. Çünkü onlar tarafsız bir şekilde gözlem yapıyorlar. Bence çocuklardaki olumsuz eğilimler de anaokulu yaşındayken fark edilebilir ve çok geç kalmadan orada önlemler alınabilir.

Bize kalsa her çocuk Einstein… Teoride herkes öyle olması gerektiğini söylüyor ama pratikte yapamıyoruz. Bir de küçümsüyoruz; mesela ben vaizim, iyi kötü mesleğini başarılı bir şekilde yapmış kabul edilen bir insanım. Vaazlarda “Çocuğunun imam ya da vaiz olmasını hayal eden var mı?” diye soruyorum, yok. Hepimizin bildiği belli başlı meslekler var. ‘Herkes o meslekleri yapmalı.’ diye düşünüyoruz. Bu da çocuklara, kendi eğilimlerinden farklı yönde aşırı yükleme yapmamıza sebep oluyor. Biraz onları serbest bıraksak ve gözlemlesek ne güzel olur.

Çok haklısınız, çocuklarımızı yaratılışları ile uyumlu yaşamaya yönlendirmedikten sonra, idealistlik kisvesi altında onları da kendi heveslerimize alet etmiş oluyoruz aslında. Hocam sizin hakkınızda çok merak ettiğimiz bir diğer şey de süregelen okuma alışkanlığınız 🙂  Emekli olmanıza rağmen okumalarınızı, çalışmalarınızı hala sürdürüyorsunuz. Bizim için çok güzel bir örneksiniz. Çoğu kişi okumaların, üniversiteden mezun olmak veya çocuk sahibi olmak ile sınırlı kaldığını düşünüyor. Siz bu motivasyonunuzu nasıl sürdürüyorsunuz?

Sevmek gerektiğini düşünüyorum. Klişe bir cevap oldu ama başka bir açıklama bulamıyorum. Mesela, bazı zamanlar aile içindeki meşgalelerden dolayı on beş gün kitap okuyamadım diyelim, kendimi kurumuş gibi hissediyorum. Çiçeği sulamazsan nasıl kurur, ben de kendimde fiziksel olarak öyle bir rahatsızlık hissediyorum.  Ayrıca, benim kendi hayatım ve dünyam da sınırlı. Çok fazla seyahat eden ve yeni tecrübelerle sık karşılaşan bir insan değilim. Bu sınırlı dünyada kitaplar benim için yeni ufuklar demek. Buna ek olarak, mesela siz kendi çevrenizde felsefi konuşma gerçekleştiremeyebilirsiniz ama bir kitap okuyarak felsefi bir tartışmanın içine girebilirsiniz.

Merak etmek, sınırların içinde kalmaya razı olmamak ve dünyayı tanımak istemek, benim kitap okumamı sağlayan en önemli motivasyonlar bunlar bence. Demek istediğim kitap okumak için kendimi zorlamıyorum, benim için daha çok bir ihtiyaç gibi.  Şu aralar mesela daha okunaklı, edebi niteliğe sahip metinler yazmak için eğitim alıyorum. Öğretmek ve anlatmak zevk alarak yaptığım bir şey, varoluş tarzım. Başka hiçbir şey beni bu kadar mutlu etmiyor. Ne ile mutlu olduğunuza çok dikkat etmenizi tavsiye ederim. Mihaly Csikszentmihalyi’nin yazdığı Akış diye bir kitap var, orada ‘Yaptığınız işten zevk almıyorsanız, o işin neticesinde elde edeceğiniz imkânlar için o işi yapıyorsanız, hayatınız boyunca işkence çekersiniz.’ diyor.

Maşallah, Allah daim etsin. Hocam, bizim Bi’tanıdık blogu kurma sebeplerimizden birisi de, sosyal medyada kadınların tesettürden vazgeçmelerini teşvik edici paylaşımların tam karşısında yer alarak insanların tesettüre girme hikayelerini yayımlamak yolu ile iyiliği arttırmaktı. Siz tesettürlü olmaktan vazgeçen kardeşlerimiz hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce onlara nasıl davranmalıyız?

Bu konuyu gerçekten konuşmalıyız. Bana göre iki sebepten ötürü kimse bu konuyu konuşmak istemiyor: İlki, zülfü yâre dokunmak istemiyorlar. İkincisi de, henüz pek çalışılmayan bir konu olduğu için malzeme yok. Üzerine birtakım araştırmalar yapılmış olsa, belki onlara dayanarak konuşabileceğiz. Dolayısıyla şu an bunu konuşmak, hem birilerini kırmayı göze almak demek hem de bir yere dayandırmadan kişisel görüşleri söylemek demek.

Ben kendi penceremden başını açan arkadaşları iki gruba ayırıyorum: Birincisi, gerçekten düşünmüş ve başörtüsünün dinin bir emri olmadığına karar vermiş kimseler. Bu kimselerin çok çok az olduğunu düşünüyorum. Kendi tecrübelerimden yola çıkarak, geriye kalan büyük çoğunluğu da ikiye ayırmak istiyorum: Birincisi, birtakım hazlarına engel olduğu için başlarını açanlar. Bu kimseler istedikleri yerde, üzerlerine bakışlar dikilmeden bulunmak istiyorlar. Bunu da şuradan anlıyoruz. Böyle kimseler başlarını açtıkları zaman her şeyleriyle bambaşka birine dönüşüyorlar.

Diğer bir grup başını açan kesim ise şöyle söylüyor: “İçinde bulunduğumuz dönemde başörtüsü iktidarla özdeşleştiği için ben nereye gitsem o partiden biri gibi görülüyorum. Benim üzerimden iktidar eleştiriliyor. Fakat ben onları desteklemiyorum ve onların yükünü de taşımak istemiyorum.” Bana kalırsa bu hemen reddedilecek bir söylem değil. Biraz üstüne düşünmemiz gerekir. Kendi ailesinde ve yakın çevresinde gördüğü dindar insan profilinden duyduğu rahatsızlık sebebiyle onlarla aynı kefede olmayı istememek olarak yorumlayabiliriz belki bunu.

Bir psikolog arkadaşa bu durumun psikolojik arka planını sorduğumda ise şöyle cevap verdi: “Bazı insanlar muhalif tiplerdir. İktidarda din karşıtı kimseler varken kolay bir şekilde başörtüsünü savunabilirler. Başörtü taraftarı iktidar olunca da iktidarla özdeştirildiklerinden dolayı onların yükünü taşımak istemeyebilirler. Muhalefette olmak büyük bir lükstür. Olan biten hakkında hesap vermeniz gereken hiçbir sorumluluğunuz yoktur ve bu, insana konfor sağlar. Bu düşünceye sahip insanlar muhalefet konforuna ulaşmak için açılma kararını alıyorlar” dedi.

Bunlara ek olarak, ben FETÖ olaylarının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Adam vaizlik ünvanıyla kitleleri etkiledi. Hoca, cemaat gibi isimleri ne kadar töhmet altında bıraktıklarını görebiliyor musunuz? Ben buna çok üzülüyorum. FETÖ’nün siyasi sonuçlarını hala yaşıyoruz. Dini sonuçlarını da dalgalar halinde göreceğiz bence. Bir diğer açıdan da, sayı arttıkça ayıklanmalar daha çok olacak. Bir ayet var: “Allah inananları sizin durumunuzda bırakacak değildir, temizi pisten ayıracaktır.” (Ali İmran 179). Sonuç olarak tesettürlü olan da olmayan da bizim kardeşimizdir. Allah hepimizin imanına güç kuvvet versin.

Son olarak, takipçilerimizin büyük bir kısmı genç hanımlardan oluşuyor. Bize ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz hocam?

Muhafazakar kesimden gençlere bakınca ağırlıklı olarak iki grup görüyorum: İlk olarak; imanlı, donanımlı, çalışkan, vakur, sorgulamaları aşmış, teslimiyete ulaşmış, işine bakan, düzgün bir gençlik var. Bence onlar bizim nesilden daha iyiler çünkü bizim donanımımız eksikti. Mücadeleci tavrımız şimdiye göre daha çok olsa da bizim zamanımızda donanım sahibi insanlar bir elin parmağını geçmezdi. Siz daha iyi geliyorsunuz inşallah. Bir de ikinci kesim var: Onlar da kaybolmuş bir grup. “Akşam olsa da yatsak, sabah olsa da kalksak, bugün hangi kafeye gitsek” diye düşünen gençler. Kafeler de  kapandı şimdi, onlar hepten depresyona girdiler.

Benim size tavsiyem şu ki: Her şeyden azar azar biliyor olmanız değil de, bir konuda özellikle uzmanlaşmış olmanız gerekir. Bu uzmanlık küçük bir şey de olabilir. Ben iman ekseninde, bir konuda uzmanlık yapmayı önemsiyorum. Sonra, küçük de olsa Müslüman bir topluluktan ayrılmamak gerekir. İnsanlarla beraber olmanın size eziyet veren tarafları olur ama bir çekirdek kadro içinde bulunmak önemlidir. Bu, 3-5 arkadaşın toplanıp tefsir okuduğu ufak bir arkadaş grubu dâhi olabilir. Birbirinizi namaza kaldırdığınız, birbirinize hadis-i şerif attığınız arkadaşlar. Yarın bir gün evlendiğinizde gidip gelebileceğiniz sadıklardan oluşan bir arkadaş grubunuz olmalı. Bence bu ikisi de çok önemli hayat tavsiyeleri.

Hocam fikirlerinizden ve tecrübelerinizden çok istifade ettik. Çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun.

Ne demek, sizden de.

Sosyal medyada paylaşmak ister misin?