Düş'ününce

Hiçliğin Dayanılmaz Hafifliği

“Bir yanlışa hayranken doğruyu nasıl düşleriz?”

Aslında yanlış denince en başa dönmemiz gerekir; ilk yanlışa, ilk günaha… Çünkü bütün yanlışların göbeğinde ansızın peyda olan bir duygu vardır: kibir. Şeytanın bu en bariz özelliği insanda fark etmeksizin vuku bulan bir kağıt kesiği gibi inceden can yakar. İnsanın haddinden fazlası olduğuna, güçlü ve yenilmez olduğuna farklı bahanelerle kendini inandırma çabası; her daim süren doğaya, eşyaya, zihinlere hükmetme kaygısı ve bunun sonucunda kendini tanrıcılık oynarken bulması hepimizin şahit olduğu belki de kendini gördüğü misallerdendir. Elindekileri birleştirerek kendini bir yaratıcı konumuna sokanlar, hiçlikten gelen varoluşların peşine düşmeyi enteresan bir biçimde reddeder.

Anne-babamız tarafından bile bilinmeden önce bir hiçlikten, hiçbir bedel ödemeden varlıkların en şereflisi olma ayrıcalığına erişmek ve bu lütfun karşılığını verebilmek aslında bize düşen tek görev değil midir? Ölümümüzden belki de yüz sene sonra bizi bilen, hatırlayan son insan da ölümü tattığında bu dünya için başladığımız noktaya geri dönmüş ve tekrar hiç var olmamışçasına bir “hiç” olmuş olacağız.

Bir zamanlar bu dünyada aldığımız nefesleri, gülüşleri ve hüzünleri bilen kısaca var olduğumuzu her zaman bilecek olanın, bizi unutmayacak olanın yalnız Allah olduğunu bilmek belki onu unuttuğumuz anları telafi etmek için verilmiş bir fırsattır. İnsanı ancak insanlıktan çıkararak bu unutulmuşluğu açıklayabiliriz. Eğer anlamsızca insanı bir hayvan kategorisine sokar ve yaratıcıyla olan bağını kesersek elimizde ruhsuz alelade bir yaratık kalır.

Fakat doğada bunun örnekleri vardır denir bize. Doğada bitkiler böyledir ya da hayvanlarda bu davranış işte böyle gözlemlenir. Peki ya doğada kendi haline bırakılmış bir insan neye örnektir? “Doğa anamız” bu kadar eşitlikçiyken insanı diğerlerinden ayırması beklenemez değil mi? İlkellikten uzaklaşarak günümüzde bir marş gibi ezberletilen modern insan olmanın sırrı nedir? Derler ki: Kendini istediğince tanı ve tanıt! Sen kendi kurallarını kendin yazdıkça özgürsün! Kendini mutlu hissettiğin o küçük dünyanda hazlarından başını kaldırma diye biz çizdik senin için sınırları! Sen tek başına da güçlüsün!

Belki içimizdeki o his olmasa, yalnızken sığınmaya, çaresizken istemeye, büyük bir ihtiyaçla ve kabullenişle inanmaya muhtaç olmasak, başıboşça tüm dertlerden sıyrılabilecek güce sahip olsak ya da ölüme çare bulsak mesela işte o zaman kural koyucu biz olabilirdik. Fakat biz ne mezarları yok edebiliriz ne de güneşi doğudan batırabiliriz.

Biz Afrika’da bir yudum suya muhtaç olanlarız, biz Orta Doğu’da barışa muhtaç olanlarız ve biz dünyada Allah’a muhtaç olanlarız. Bundandır dünyadaki boş vermişliklerle savaşımız. Çünkü biliyoruz ki hayat boş değil, hiç bir an ziyan edilecek kadar kıymetsiz değil. Elbette yaratılış ruhunu idrâk etmek ve bu bağlamda sorumluluk bilinci inşa etmek hayatı bir anlamda zorlaştırır fakat aynı zamanda anlamlandırır. Bu kavrayış noktasında kolaycılığa kaçmadan, bahanelere sığınmadan hareket almak; korkup kaçmadan önce tanımak, bilmek gerekir.

Bazen çok beğendiğimiz bir filmin yönetmenini, senaristini hatta yapımcısını merak eder ve kim olduklarını öğrenmek isteriz çünkü bunu düşünen, üreten ve uygulayan özneyi tanımak gerçekten herkes için saygın bir istektir. Peki bir insan aynadaki suretinin yapımcısını, sürekli işleyen bu evren mekanizmasının yaratıcısını tanımaktan neden kaçar? Her gün ne kadar muhteşem bir hayata sahip olduğumuzu paylaşmaktan öteye geçip şükrümüzü amele dönüştürmezsek ne kadar samimi bir Müslüman olabiliriz ki?

Şimdi derin bir nefes alın. Bu yazıyı okurken kaç kere nefes alıp verdiğinizi saydınız mı? Ve halen durmaksızın devam ediyorsunuz çünkü her nefesimizde, Allah’ın bize karşı olan umudu gizlidir. Her gün aldığımız sayısız nefesi nerede, nasıl ve kimin uğruna harcadığımızı belirleyecek olan da yalnız bize bahşedilen iradedir. Sahip olduğumuz yanlışlar bizi ilelebet doğrulardan alıkoyar demeden önce Zümer suresi 53. ayette bize müjdelenen çağrıya kulak vermek gerekir:

 De ki: “Ey kendilerine kıyıp, kendi aleyhlerine günahlarda aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlayandır. Şüphesiz O, çok bağışlayandır ve çok merhametlidir.” (Zümer/53)

Varlığımıza karşı haddi aşmaktan ve umutsuz vaka olmaktan Allah’a sığınarak bu biricik hayatımızı boşa çıkarmayalım ki, Allah kalbimizi hiç bırakmasın.

Amin.

Selam ve dua ile…

Begüm Kıtay

Tablo: Ferhat Akıl
Sosyal medyada paylaşmak ister misin?