Bi'söyleşi

Saliha B. Selman-Adıyaman ile Söyleşi

Hoşgeldiniz Saliha Hanım 🙂 İlk olarak, bize biraz kendinizden bahseder misiniz? 

1993 yılında İstanbul’da doğdum. 2016 yılında İstanbul Şehir Üniversitesi Psikoloji bölümünden hem bölüm hem okul birincisi olarak mezun oldum. 2018 yılında Boston Üniversitesi Psikoloji ve Beyin Bilimleri programında yüksek lisansımı tamamladım. Şu an University of Wisconsin-Madison, İnsan Gelişimi ve Aile Çalışmaları doktora programında üçüncü sınıf öğrencisiyim. Zorlu şartlarda yaşayan bebeklerin ve küçük çocukların beyin ve dikkat becerilerinin gelişimini koruyan faktörler ve stresin etkileri üzerine çalışıyorum.

Bu konu üzerine çalışıyor olmanızın özel bir sebebi var mı?

Çocukluğumuzda annem ve babam bizi iş çıkışlarında ya da hafta sonları kendi çalıştıkları yardım vakıflarına götürürlerdi. Düzenli olarak ihtiyaç sahibi hastaların evlerine giderler, pansumanlarını yaparlar, şikayetlerini dinlerler, gerekli muayenelerini yaparlardı, bizi de yanlarında götürürlerdi. Yardım paketlerini hazırlarken her seferinde bize dönüp “Peki gittiğimiz evde çocuk varsa siz ne vereceksiniz?” diye sorarlardı. Çocuk aklımla bir çocuğa verebileceğim en güzel hediye bir oyuncak olurdu. Dönüp odama oyuncaklarımın arasından seçim yapmaya çalışırken “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.(Buhari) ve “Kişi kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.(Müsned) hadisleri gelirdi aklıma.

Çocuk aklıma bu hadisler bana sevdiğim güzel oyuncaklar arasından seçmemin sorumluluğunu fısıldardı. O yaşlardan itibaren başka çocuklara dair bir sorumluluğum olduğunu ve onlar için bir şeyler yapmam gerektiğini hep hissettim. İleride hangi bölümü okuyacak olursam olayım, bir şekilde ‘bu konu hakkında bir şey yapmalıyım’ diye düşünürdüm. Üniversite hayatım boyunca da çeşitli kurumlarda zor şartlarda yaşayan çocuklarla ilgilenmeye çalıştım. 

Hem psikoloji literatüründe hem de genel olarak zor şartlarda büyüyen çocukların, özellikle annesiz ve babasız çocukların, ileriki hayatlarında ruh sağlığı, duygusal, davranışsal ya da gelişimsel problem yaşama riski konuşulur. Fakat Peygamberlerin ve birçok başarılı insanın hayat hikayelerine bakıldığında, onların da hep çok zor şartlar içinde yetiştiklerini ve bu zorluklarla mücadele edebildiklerini görüyoruz. Peygamberler zorlu yaşam şartlarına rağmen dünyaya da nur olmuş, başka insanların zihinlerine ve kalplerine şifa olmuşlar. Yaşadıkları zorluklara rağmen çok başarılı olmuş insanlar da dünyayı iyi yönde değiştirebilecek kadar güçlü kalplere ve zihinlere sahip olabilmişler. Bu pencereden bakınca ‘acaba biz neyi kaçırıyoruz’ diye düşünmeye başladım. Bu soruya cevap bulabilmek amacıyla zor şartlarda yaşayan çocukların sağlıklı gelişimi için koruyucu faktörler neler olabilir konusu üzerine çalışıyorum. Bu çalışmaların sonucunda risk grubunda görülen çocukların hayatlarına dokunabilmeyi umut ediyorum. 

Ne güzel bir niyet, Allah muvaffak etsin. Peki, bütün çalışmalarınızın başına dönecek olursak; sizi bugünlere getiren motivasyonunuz neydi? Mesela psikoloji okumak küçük yaşlarınızdan beri hayaliniz miydi? 

Ben de birçok öğrenci gibi Psikoloji bölümünü tercih listesine yazdığımda ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum diyebilirim. Küçük yaşlardan beri hayalim zor şartlarda yaşayan çocuklarla ilgili bir şeyler yapmaktı. Yani okuduğum bölümden önce, kalbimde bu dert vardı. Bir noktadan sonra kazandığım bölüm ile kalbimdeki derdim birbirini beslemeye başladı. Psikoloji bölümü, kalbimde taşıdığım bu dertle ilgili yapacağım çalışmalarda bana kullanacağım araçları sundu. Her bir yılım farklı deneyimlerle şekillenerek bugünkü yolumu bulmama vesile oldu. Her bir emeği bir tuğla gibi düşünürsek her adımda eklene eklene nihayetinde bir yapı oluştu. Motivasyon diyeceksek eğer bu şekilde sonradan oluştu diyebilirim.

Aslında motivasyon meselesini biraz daha irdelemek gerekirse her ne iş ile ilgilenirsem ilgileneyim günün sonunda Allah’a şunu söylemek istedim: “Ben elimden geleni yaptım.” Mesela, başörtü yasağından dolayı liseye gidemediğim yıllarda, sonunda üniversite sınavına girip giremeyeceğimi bilmememe rağmen yine de her gün sınava çalıştım. Sonunda sınava almayacak olsalar bile ben elimden geleni yapmış olacaktım. 

İnsanlar motivasyonla ilgili soru sorduklarında bir şeyler uğruna çaba göstermeden önce, o şeyin olacağının garantisini belirlemek istiyorlar gibi geliyor bana. “Şunun olacağından emin olayım ki şunu yapayım” gibi. Benim motivasyon anlayışım, o gün elimde olanlarla, Allah’ın bana nasip ettikleriyle, elimden gelenin en iyisini yapmaya gayret etmek. 

Mesela lisans ikinci sınıfta okurken bir mühendislik hocasının laboratuvarına gitmiştim ve niyetim sadece onların yaptıkları çalışmaları izlemek ve yapabileceğim bir şey varsa da elimden geldiğince yapmaktı. Bu benim için fotokopi çekmek de olurdu, laboratuvarda etrafı düzenlemek de olurdu. Oraya giderken burası bana ne kazandırır diye hiç düşünmemiştim. Aklımda sadece ne olursa olsun bir şeyler öğrenmek ve bulunduğum yerde elimden geldiğince yardım etmeye çalışmak vardı. Sonuç olarak; daha önce hiç bilmediğim bir konuda tahmin bile edemeyeceğim çalışmalara dahil olmak nasip oldu. Mesela ilk kez kendi pilot çalışmamı yürütüp onun sonuçlarından poster çalışması yapmış oldum. 

Motivasyon ile ilgili soru sorulduğunda farkediyorum ki aslında insanlar büyük bir motivasyon bekledikleri için galiba harekete geçemiyorlar. Herkes bugün ve gelecekte bir şeyleri iyi yapmak istiyor elbette. Fakat bunlar için otomatik düşünce kalıplarımız, yargılarımız ve çok fazla varsayımlarımız var. Bugünkü zihin kapasitemizle “Şu önemli, şu önemli değil” diye kesin kalıplarla yarınımız için büyük kararlar veriyoruz. Ama beş yıl sonrası için bugün atmam gereken en iyi adımın ne olacağını bilmek bana çok da mümkün gelmiyor.

Bugün benim için en iyisi diye düşündüğünüz bir adım beş yıl sonra baktığınızda çok da faydalı bir adım olmamış olabilir. Ya da tam tersi belki küçük bir adım atmışsınızdır ancak beş yıl sonra baktığınızda en doğru adım o adım olmuştur. Peki o adımı atmak için motivasyon ne olabilir işte bu çok soyut bana sorarsanız. Bugün baktığımız yerden, bugünkü zihin kapasitemizle, beş yıl ya da on yıl sonra bile faydalı olması için bugün ne yapmamız gerektiği bilgisine sahip olmak çok mümkün değil. Bu noktada yapmak istediklerimiz için beklediğimiz motivasyonun ve motivasyon kelimesinin biraz garanticilikle karıştırıldığını düşünüyorum.

Ben başta benim için neyin önemli olduğunu bulana ve ne yapmak istediğimi anlayana kadar, o gün önümde olan ne varsa, sorumlu olduğum şeyleri en başından en sonuna kadar en iyi şekilde yapmaya gayret ettim. Eğer elimde bir ders kitabı varsa, bu kitabın şurası önemli burası değil diye üniversite birinci sınıfta kendi kriterlerime göre (!) karar vererek değil bugün elimde bu kitap var, bu bana Allah’ın nasip ettiği, bu kitaba en iyi şekilde nasıl çalışırım diyerek elimden geldiğince başından sonuna kadar çalıştım. Eğer bir yeri keyfi olarak atlarsam, bu bilgiye ulaşmak elimdeydi ve bilerek atladım diye ahirette hesap vereceğimi düşündüm. 

Çok zorlandığım zamanlarda, yapamadığımı düşündüğüm zamanlarda, bir şeyleri başaramayacak olsam da yatakta ağlayarak ya da üzüntüden bile olsa uyuyarak değil masa başında ağlayarak başaramadım diye ahirette diyebilmeliyim, dedim. Lisansta ilgi alanım netleşinceye kadar önüme çıkan az ya da çok, önemli ya da önemsiz, küçük ya da büyük her şeye böyle yaklaşınca bilgi ve tecrübem arttı. Lisans son sınıfa geldiğimde artık çalışmak istediğim alanda nelerin daha önemli olduğuna ve hangi yoldan devam etmem gerektiğine dört yıl boyunca edindiğim bilgi ve gerçek tecrübelere dayanarak karar verebilmek Allah’ın izniyle daha kolay oldu. 

Yine de her seferinde motivasyonunuz neydi diye sorulduğu için diyebilirim ki benim motivasyon anlayışım o gün elimde olanlarla, Allah’ın bana nasip ettikleriyle, elimden gelenin en iyisini yapmaya gayret etmek. Çünkü yarın ne olacağı Allah’ın bilgisi dahilinde, benim değil. Allah bize “sen, sana verileni en iyi şekilde yaptın mı?” diye soracak. Yani her şeyden önce Allah’a hesap vereceğiz.

Bir de babam bir tane hadis söylerdi. Ders kitabını okurken de sofrayı hazırlarken de hatta odamı toplarken bile aklıma gelir. Bir gün Peygamber Efendimiz (sav) sahabelerle beraber bir defin yapıyorlarmış. Mezar kazılırken bir köşesi tam düzgün görünmemiş. Peygamber Efendimiz (sav) sahabelerine orayı da düzeltmelerini tavsiye etmiş. Sahabeler utanarak sormuşlar “Ya Resulallah, o gösterdiğiniz yerin ne ölüye ne diriye zararı var, niçin düzeltelim?”. Peygamber Efendimiz (sav) de demiş ki: “Allah güzeldir, güzeli sever. Yaptığınız işi güzel yapın.” Bu Peygamberimizin sahabelere emri ise biz ümmetinden her Müslümana da emri. Bir müslüman olarak, ne iş yapıyorsak onu güzel yapmakla yükümlüyüz.

Kesinlikle, görünüşe bakılırsa modern hayatta; bizdeki teslimiyet, tevekkül gibi bazı kelimelerin yerini motivasyon almış gibi duruyor. Böyle olunca da bu kelimenin bir Müslümanın gayretinin kaynağını tam olarak tarif etmesi mümkün olmuyor. 

Evet. Tam da bu konuyla ilgili hayatımda beni hayrete düşüren bir olayı paylaşmak isterim. Psikoloji bölümünde okurken beyin-davranış ilişkisini inceleyen çalışmalara ilgi duymaya başladım. Derste verilen okumaların dışında da araştırmalar yapıyordum, sorularım birikiyordu ve hocalarımın yanına gidip çokça sorular soruyordum. Ama hocanın yanına gitmeden önce konuyla ilgili hocanın verdiği okumaları yapmış, ders kitabının ilgili bölümünü okumuş hatta özetini çıkarmış ve o bölümle ilgili araştırmalar yapmış oluyordum.

Bunu özellikle belirtiyorum çünkü insanlar “ Şanslıymışsın, hocalar sorularını cevaplamış” diyorlar. Halbuki hocaya soru sormaya gittiğimde sorduğum sorulardan hocalarım konuya çalışmış olduğumu ve gerçekten ilgim olduğunu fark edip öyle vaktini ayırıyordu. Bir soru bile soracağımız zaman bütün cevabı ve her şeyi karşımızdakinden bekleme eğiliminde olabiliyoruz. Halbuki biz kendi payımıza düşen şeyi yapmayıp kendi sorularımıza kendimizin bile ayıramadığı vakti başkalarının ayırmasını bekliyoruz. Birisine soru soracağımız zaman ya da bir yardım isteyeceğimiz zaman bunu aklımızda tutmak önemli olabilir. 

Tekrar olaya dönecek olursam bir gün yine hocama beyin araştırmalarıyla ilgili sorular soruyordum. Hocam da “Bu alanla çok ilgilisin, nöroloji bölümünden bir arkadaşım var bu sorularını ona sormak ister misin?” dedi. Ben de “Tabi ki!” deyip ardından hemen hocaya mail atıp uygun bir zamanında sorularımı sormak için çalıştığı okuluna gittim. Sorularımı sorduktan sonra hoca beni öğrencileriyle tanıştırdı ve istersem kliniklerinde misafir öğrenci olarak gözlem yapabileceğimi söyledi.

Birkaç hafta bu nöroloji kliniğine gittim yapılan ne varsa izledim notlar aldım, oradaki öğrencilere ve hocalara sorular sordum. Bu sırada klinikte kullanılmak üzere yeni alınacak bir cihazın eğitimi varmış, hoca istersem benim de katılabileceğimi söyledi. Bu eğitime katılırsam şunu kazanırım, bana şu açıdan faydalı olur diye düşünerek olmadı yani. Beyin oksijen düzeyine bağlı yapılan bir ölçüm cihazının üç gün boyunca eğitimine katıldım. Nasıl kullanıldığını, analizlerinin nasıl yapıldığını birebir öğrenme fırsatım oldu. Bu cihazı kullanarak psikoloji alanında bir şeyler yapabileceğimi o zamanlar hiç bilmiyordum.

Ta ki yıllar sonra doktora başvurularımdan biri için mülakata çağrılana kadar. Bu mülakatta saatler boyunca hocalarla her şeyi konuştuktan sonra en son bana laboratuvarlarına yeni bir cihaz almak istediklerini ve bu yeni cihazın kullanımına adapte olma, öğrenme konusunda sıkıntı yaşayıp yaşamama ihtimalimi sordular. İsmini söyledikleri cihaz benim yıllar önce lisanstayken eğitimine katıldığım cihazdı! Bu cihazın halihazırda eğitimini aldığımı ancak bu zamana kadar kullanma fırsatım olmadığı için bilgilerimin zayıflamış olabileceğini ama yeniden öğrenirken bunun benim için daha kolay olacağını söyledim. Laboratuvarda herkes baştan öğrenecekken ben sadece bilgilerimi tekrar edecektim. Böylece hayatta yıllar önce verilen en ufak çabanın bile boşa gitmediğini, en küçük emek tohumunu Allah’ın susuz bırakmadığını bir kez daha görmüş oldum.

Herkesin kendine sorması gereken bir soru. Belki biraz sonuç odaklıyız. Halbuki Allah bizim ne kadar çabaladığımıza bakıyor. Biz de hayata böyle bakmayı öğrenmeliyiz sanırım. Allah razı olsun. Peki, ortaokuldan sonra başörtülü olduğunuz için örgün lise eğitimine devam edemediniz. O yaşlarda karşılaştığınız bu olumsuz durumu kendinize nasıl açıkladınız? Bu durumu kendiniz için avantaja dönüştürmeyi nasıl başardınız? 

O dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesinin lisanslı sporcusuydum. Karate milli takımında yer almış, yurt içi ve yurt dışında müsabakalara katılmış, toplamda altmış küsur madalyası olan bir sporcuydum. Ortaokuldan okul ikincisi olarak mezun olmuştum. Eğer başörtüsü takmaya karar verirsem arkadaşlarımdan, okulumdan ve hayatımın önemli bir parçası olan spordan mahrum kalacağımın farkındaydım. 

Mesela örtündükten sonra milli takım seçmeleri için katıldığım maçtan örtülü olduğum için atıldım ve iki yıl maçlara girmeme cezası aldım. Maç 2006 yılında Sivas’taydı ve ailem yanımda değildi. Başımı açıp maça girsem sonra tekrar kapatsam kimsenin haberi olmazdı ya da böyle bir karar versem kimse karışmazdı da. Ama şu vardı: Spor maçında kazanmak istiyoruz, okulda kazanmak istiyoruz, hepimiz başarılı olmak istiyoruz da ahiret günü Allah’ın karşısında sonsuz bir hayatı kazanmak istemiyor muyuz? Biz Müslümanların asıl sınavı olan sonsuz bir hayatın sınavını neden kaybedelim ki? Allah’ın tek bir emri, sonsuz bir hayatı kazanmak için, birkaç on yıl sürecek bu dünyadan daha kıymetli değil mi? O gün bunlar o yaştaki sorgulamalarımdı.

Bir de o gün benim yaşadığım çok kıymetli bir şey daha vardı. Türkiye’nin her bir şehrinden gelen bütün ama bütün arkadaşlarım, birlikte yarıştığımız takım arkadaşlarım, karşılıklı yarıştığımız rakiplerim, başka spor kulüplerinden, farklı farklı görüşten bütün arkadaşlarımın hepsi istisnasız benim başörtümle maça girmemi desteklediler. Ben maça alınmadığım için ağlarken hiçbiri yanımdan ayrılmadı, hep bana destek oldular. Hatta bazıları eğer ben maça alınmazsam kendilerinin de girmeyeceklerini söylediler. Dini görüşleri, siyasi görüşleri ne olursa olsun, ortaokul ve lise öğrencilerinin yarıştığı bu müsabakada bütün herkes yapılan bu haksızlık için yanımdaydı. O gün başörtü yasaklarının farklı görüşten olmakla değil haksızlığa karşı durmak ya da durmamakla ilgisi olduğunu anlamıştım.

Maçtan atılmama rağmen, milli takıma girememe rağmen başörtümü çıkartmak istememek o günkü kararımdı. Sonrasında fark ettim ki aslında her gün farklı şartlarda, farklı deneyimlere maruz kalarak seçimlerimiz hususunda tekrar tekrar karar veriyoruz. O yüzden “sorguluyorum” diyenler bizden farklı tecrübeler yaşadıklarını düşünmesinler. Biz de her gün tekrar karar vermemiz gereken olaylar yaşıyoruz. Mesela o gün maçtan atılmama rağmen, bir daha milli takıma alınmayacak olmama rağmen örtülü kalmayı seçtim.

Daha sonra liseye devam edemeyecek olmama rağmen örtülü olmayı seçtim. Şimdi yurtdışında okurken de her gün tekrar tekrar aslında örtülü olmaya devam etme kararı veriyoruz. Ya da bazen iş görüşmesi söz konusu olduğunda örtülü olduğun için seni almayacaklarını biliyorsun ve yine dünyada kaybedeceğin şeyler gözlerinin önüne serildiğinde yine tekrar bir karar aşamasında oluyorsun ve örtülü olmayı seçme kararı veriyorsun. Sorgulama yaşayan arkadaşlara ben bazen bunu söylüyorum: Aslında hepimiz her yeni karşılaştığımız olayda tekrar karar veriyoruz zaten. 

Böyle düşününce alışkanlık haline gelen bazı günlük seçimlerimiz de daha bir anlam kazanıyor sanki. 

Aynen öyle, bence insanların bazı konuları sorguladığı dönemlerde o konuda başkalarının deneyimlerini sormak, onların hikayelerini öğrenmek çok ufuk açıcı oluyor. Peygamberlerin hikayelerinin bizlerin dersler çıkarması için olduğu gibi bazen en küçük şeyde bile hayatın farklı alanlarında Allah bizim ders alabileceğimiz örnekler gösteriyor. Allah’ın emri uğruna, başörtüsü emri uğruna dünya hayatının en büyük başarılarını ellerinin tersiyle iten kadınların hikayeleri var. Bunları duyduğu zaman bu kadar fedakarlığın yapıldığı bir emrin karşısında kalbinde en ufak tereddüt olan bunu bir kere de bu açıdan düşünebilir. 

Evet, biz de Bi’tanıdık olarak bunu çok önemsiyoruz. Allah’ın izniyle, şimdiye kadar onlarca kadının örtünme hikayesini yayımladık. 

Din insan davranışlarını ve insanların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleme amacı içeren kurallarla ilgilidir. Bir bütün olarak İslamın kurallarına baktığımızda insanı ve haklarını koruyan kurallar içerdiğini görüyoruz. Peki, İslam dininde örtünmek neden farz kılınmıştır? İslam dinin kurallarının genel amacı göz önünde bulundurulduğunda, bütün parçalar nihai olarak insanın yararı için ise tesettür emrinin de bu açıdan bir mahiyeti olabilir mi? 

Aslında İslama genel olarak baktığımızda bizde olan güzellikleri gizlemek, dışa vurmamak adına birçok teşvik, tavsiye hatta emir karşımıza çıkıyor. Bu hem erkekler hem de kadınlar için sahip oldukları bedensel güzelliklerini gizlemek olarak anlaşılabileceği gibi, elimizde olan eşyaların ya da aklınıza gelebilecek çeşitli güzellikleri gizlemeyi, başkasının gözüne sokmamayı da içeriyor. Lüksün ve gösterişin yerine tevazunun tavsiye edilmesinin altındaki mantık da aynı. Tesettür emrini de bu açıdan düşünmek, bu emrin tek başına değil de hikmetini müşahede ederek genel bir çerçevenin içinde diğer emir ve yasaklarla bir bütün oluşturduğunun farkına varmak, örtünme emrine farklı bir açıdan bakmamızı sağlayacaktır. 

Bir emri tek başına uygulamak ile diğer emirlerle birlikte genel çerçevesini kavrayarak uygulamanın arasındaki farkı, bir bina ve binanın iskeleti ilişkisine benzetebiliriz aslında. Binanın iskeletini İslam’ın ana esasları olarak düşünebiliriz. Binayı yapılandıran, güzelleştiren diğer etkenler de İslam’ın diğer şiarları olsun. Biz dinimizi, İslamı güzelce ve mutmain olarak yaşamak istiyoruz. Yani içinde yaşanılabilir güzel bir bina inşa etmeye çalışıyoruz kendimize. Peki bir binanın iskeleti, içinde yaşamak için yeterli midir? Din söz konusu olduğunda genelde binanın iskeletini yaşamak için yeterli buluyoruz ama aslında ek malzemelerle ne kadar güçlendirirsek, bina o kadar sağlam olur. 

Bina salt iskeletiyle öylece bırakıldığında hayatta kalıyor gibi görünse de düzgün bir penceresi, kapısı bile olmadığı için sürekli olumsuz dış etkenlere maruz kalarak içten çürümeye başlayabilir. İskeletin malzemesi ne kadar kaliteli olursa olsun onu koruyacak eklemeler düzenli olarak sağlanmadan yıllar boyu sürekli yağmurlara, fırtınalara, kemirgenlere ve haşeratlara maruz kaldığını düşünün. Bir süre sonra artık bina bozulmaya hatta en sonunda sallanmaya, sarsılmaya başladığı zaman malzemenin kalitesinden mi şüphe edersiniz yoksa binanın gerekli korumasını sağlamadığımız için sorumlu biz miyizdir? 

İşte aslında biz dinin farzlarını yerine getirdiğimizde sadece ana sütunlarından oluşan iskeleti inşa etmiş oluyoruz diyebiliriz. Bir binanın ayağa kalkabilmesi için elbette olmazsa olmazı. Ancak pencere, kapı, fayans, boya gibi belki şart olmayan ek malzemelerin binayı korumaya katkı sağlamadığını söyleyebilir miyiz? Ayrıca bugün kim sadece ana iskeleti yapılmış olan ama kapısı, penceresi olmayan, yerleri yapılmamış, boyasız bir evde yaşar?

Bu örnekler daha da genişletilebilir. Bir yeri güzel bir biçimde yaşanılabilir kılmak için her gün şart olmayan bir sürü şey alıyoruz. Ama konu dini yaşamaya, bir dini güzelce yaşamaya geldiğinde farz emirleri tek başına düşünüyoruz. Bina ve iskeleti örneğinden yola çıkarak düşünürsek; İslamın genel çerçevesini özümseyerek, farzları Peygamberimizin sünnetleriyle ve nafilelerle birlikte uygulayarak ve bunları bir bütünün parçası olarak görerek her birini uygulamaya gayret edersek aslında dinimizi hem korumak noktasında hem de daha güzel yaşamak noktasında daha başarılı olabiliriz Allah’ın izniyle.

Haklısınız, bütünün içinden parçaları tek tek alınca, parçaların bütünde ne kadar şık durduğunu da kaçırmış oluyoruz. Sona yaklaşırken sormak istiyoruz, sizce aileniz sizi ve kardeşlerinizi yetiştirirken neyi iyi yaptılar? 

Babam İslam’ı otuzlu yaşlarda bulan annem de üniversite döneminde başörtü yasakları olduğu dönemde örtünmüş birisi. O zamanlardan beri ikisi de hep İslam’ı daha iyi yaşama ve Kur’an’ı daha iyi anlama gayreti içindeler. Biz de kardeşlerimle onların bu kendilerini yetiştirme çabalarını görerek büyüdük. Çocukluğumda annemle babama bir soru sorduğumda “Ben de bilmiyorum, hadi birlikte okuyalım bulalım” dedikleri çok olurdu, böylece soruları birlikte araştırarak cevap aradık. Önce Kur’an’da ve sünnette ne diyor, sonra da diğer kitaplar ne diyor diye bakardık. Öncelikle kendi hayatlarında her kararlarında İslam’a göre hareket etmeye çok özen gösterdikleri için biz de bunu en yakından görmüş olduk. Kendilerinin yapmadığı bir şeyi bizden beklemediler.  

Annem sık sık şöyle derdi: “Ben size ‘benim çocuğum’ demeye utanıyorum. Siz Allah’ın emanetisiniz. Biz sizden sorumluyuz. Ben sizden hesap sorulacağım siz de bizden. Benim size söylediğim şeyler Allah’ın yapmanızı istediği şeyler ve ben söylediğim için değil, Allah söylediği için yapmalısınız. Eğer yapmazsanız da bana değil, Allah’a karşı gelmiş olursunuz.” Bu hem ebeveynin Allah’a karşı sorumluluğunu hatırladığı hem de bunu kendisi yaparak çocuklarına da Allah’a olan sorumluluğunu hatırlattığı bir yaklaşım olarak çok önemli hatıralarımdan birisi oldu benim hayatımda. 

Babam da bizim derslerimizle, spor yapmamızla, Kur’an’ı daha iyi öğrenmemizle kısacası eğitimimizin her açısıyla istisnasız her gün birebir ilgilenirdi. Tabi baba otoritesi olunca kaçıp dinlenmek kolay olmuyor, biz de çocuğuz tabi kaçmanın yollarını arıyoruz. Bir kere babama “Neden başka babalar gibi dışarıda arkadaşlarınla gezmiyorsun, çocuklarıyla ancak anneler bu kadar ilgilenir babalar değil, neden sen her gün erkenden eve gelip bizim derslerimizle bu kadar uğraşıyorsun?” diye sordum. O da annem gibi dedi ki: “Ben sizden Allah’a karşı sorumluyum. Allah size öğretmediklerimden, sizinle geçirmediğim vakitten bana hesap soracak.” 

Yani onların da Allah’a karşı kulluklarının bir parçası iyi bir ebeveyn olmaktı. Çocuk yetiştirmeye “başarmak ya da başaramamak” penceresinden değil “Allah’a karşı sorumluluğunu yerine getirip getirmemek” açısından baktıklarını gördüm. Bu yaklaşım da bize hayatımızda karşılaştığımız olaylarda Allah’a karşı sorumluluğumuz nedir diye düşünmeyi öğretmiş oldu. 

Allah razı olsun. Fikirlerinizden çok faydalandık. Çok teşekkür ederiz:)

Rica ederim, Allah sizden de razı olsun.

Sosyal medyada paylaşmak ister misin?