Düş'ününce

Hakikatin Tarafı

Allah her varlığı bir ölçüye göre yaratmıştır, varlıklar arasında yaratılış bakımından en güzeli de insandır. Hayvanların dahi aralarında bir düzen bir cinsiyet ayrımı varken, insan ölçüyü aşarak, hayvandan da aşağıya inmeyi kendine layık görür.

Yıllardır süregelen ve son zamanlarda da gündemimizi fazlasıyla işgal eden bir konuya değinmek istiyorum. İnsanların savunmaktan değil ama “savunmazsam dışlanırım” algısıyla kabullendiği, belki de görmezden gelmek istediği bir konu.

Evet tam da kendilerini “Lut kavminin çocukları” olarak tanıtan topluluktan bahsediyorum. Peki kendilerini neden Lut kavminin çocukları olarak tanıtıyorlar? Lut kavmi nasıl bir kavimdi?  Lut kavmi, Lut (a.s) kendilerine uyarıcı olarak gönderildiği, Allah’a şirk koşan putperest, cimri ve haddi aşmış bir topluluktu, ancak Lut kavminin helak olmasının ve Allah katından haddi aşmış topluluk olarak bilinmesinin sebeplerinden biri de Allah’ın haram kılmış olduğu livatayı yani eşcinselliği kendilerine mübah görmeleriydi. Allah, Ankebut suresi 28-29. ayetlerinde; Lut’ a gelince o, kavmine demişti ki: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak, meşru yolu kapatacak, toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız?” buyurdu.

Kavminin tek cevabı şu oldu: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah’ın azabını getir de görelim!”. Bunun üzerine Allah, onların üzerine şiddetli bir şekilde taştan yağmur yağdırdı ve böylelikle tüm insanlığa ibret olacak şekilde onları helak etti. Bu kısımda, Araf suresi 84. ayette şöyle anlatılır: “Onların üzerine azaptan taş yağmuru yağdırdık. İşte görün günaha gömülüp gidenlerin sonucu nasıl oldu?”

Onlar kendilerini pişkin bir şekilde tıpkı ayeti kerimedeki alay edenler gibi “Lut kavminin çocukları” olarak tanıtırken, biz bu ayetin hangi kısmında yer alacağız?

Ya Lut kavminin yanında yer alarak, susarak helak olacağız, ya da Hz. Lut (a.s)’ın izinde olup bu durumu kınayacak ve kabullenmeyeceğiz… Cehennem ateşini geçtim dünyadaki en ufak ateşin dahi İslam ümmetini, gençlerini, fikirlerini, yakmasına gönlümüz nasıl razı olur? Bu bizim kişisel davamız değil, Allah ve Rasulünün karşısında duran her şeyin, herkesin karşısında durmak zorundayız, Allah ve Rasulünün razı olmadığı hiçbir durumdan bizde razı olamayız… Fikirlerimizi, manevi değerlerimizi, onurumuzu bu zillete teslim edemeyiz. Rasulullah’ın tabiriyle zulmün karşısında susan dilsiz şeytandır, zulme sessiz kalmak, Hakka ihanet etmektir. Şu durumda toplum ahlakına dayatılan her ahlaksız durumdan mesulüz.

Enfal suresi 25.ayette Rabbimiz “Felaketler yönündeki imtihan ve belalara karşı uyanık ve duyarlı olun ki, o felaketler sizden yalnız varlık gayesine aykırı hareket edenlere musallat olmaz, hepinize ulaşır ve hepinizi perişan eder. Biliniz ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” buyuruyor. Eğer ki biz susarsak Allah’ın ateşi bize de dokunacaktır. 

Duyarlı olmadığımız, uyanık olmadığımız her an Allah’ın (c.c) göndereceği azapla karşı karşıyayız. Yaratılışımıza, varlık gayemize aykırı hareket eden bu güruha sessiz kalırsak hem gelecek nesillerimiz hem de değerlerimiz perişan halde olacak.

Orta çağın, insanların içinde bırakmış olduğu bastırılmış duyguları, korkunç bir şekilde “özgürlük” adı altında ortaya çıkarmaya gayret edenlerle mücadele edeceğiz.

Ve bu mücadelede İnsanları, zulümden, nura, batıldan hakka taşıyan İslam’ı yaşayarak, örnek olarak bu zilletten kurtaracağız.

Rabbimiz Tin Suresi 4-5. ayeti kerimesinde “Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” Buyuruyor.

Aşağıların aşağısına inmeyi insan kendi tercih eder. Zira bir başka ayette “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” (Yunus/44) buyurur.

Allah insanı en güzel şekilde yaratmışken, insan kendine zulmederek kendisini aşağıların aşağısına çeker. Allah her varlığı bir ölçüye göre yaratmıştır, varlıklar arasında yaratılış bakımından en güzeli de insandır. Hayvanların dahi aralarında bir düzen bir cinsiyet ayrımı varken, insan ölçüyü aşarak, hayvandan da aşağıya inmeyi kendine layık görür.

Günümüzde başta İzlanda, Norveç, Finlandiya ve İsveç gibi İskandinav ülkeleri olmak üzere birçok ülkede bilinçli olarak “cinsiyetsizlik” kavramı yayılıyor ve çocuğun kişiliğinin ve cinsiyet bilincinin oluşacağı dönemde, çocuğa cinsiyetsizlik aşılanıyor.

Harvard Üniversitesinden Dr. Brizendine’nin şu sözlerini sizlerle paylaşmak isterim: “Oysa bize insanlardaki cinsiyet ayrımının ailelerin çocukları kız ya da erkek olarak yetiştirmelerinden kaynaklandığı öğretilmişti. Bugün bunun doğru olmadığını görüyoruz. Özgür irade ve politik olarak doğru davranmak adına biyolojinin beyin üzerindeki etkisini görmezden gelmeyi deniyoruz, kendi doğamızla savaşıyoruz.” İnsanlar doğalarıyla savaşıp onu değiştirmeye çalışsalar da insan yaradılış bakımından bir ölçüye göre yaratılmıştır ve bu ölçü Allah takdir etmedikçe değişmez, nitekim “Allah’ın yaratışında hiçbir değişme, değiştirme bulunmaz.” ayetiyle de bunu tasdikliyoruz. (Rum/30) Aslında kendileri de bu çabanın fuzuli olduğunun farkındalar ancak toplum ahlakını bozmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Kendini bilmez bu güruh elinden geleni yaparken bizim de neslimiz ve değerlerimiz için Rabbimizin ayeti kerimesinde buyurduğu gibi “uyanık olmamız” gerek. Uyanık olmamız içinde evvela uyanmamız gerek.

Hala “Peki neyi konuşacağız?” diyen, konunun gündeme gelmesinden korkan bu yüzden konuyu çözüme kavuşturmak yerine kapatmayı tercih eden ebeveynlerimize ve “Böylesine hassas bir konuyu nasıl konuşacağız?” diyerek kendini geriye atan araştırmacılara, bir soru sormak istiyorum:

“Bu soruları sorarken ne halde olduğumuzu hala görmüyor musunuz?”

Ayıp diyerek gündeme gelmesinden korktuğumuz konu şu anda firmaların reklamlarında, filmlerin baş kahramanlarında ve “onur” adı altında gençlerin zihinlerini kurcalamakta yani anlayacağınız, bizim konuşmaktan dahi korktuğumuz konu çoktan gençlerin hayatlarına sızmaya başlamış durumda…

Peki nereden ve nasıl başlayacağız? Hz. Ömer (r.a) atfedilen güzel bir söz vardır: “İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar”

Kendimize şunu sormamız gerekiyor, inandığımız ne? Yaşadığımız ne? Sorular silsilesi bizi silkeler, Kuran-ı Kerim’in de birçok yerinde Allah (c.c) insanı silkeleyerek, “akletmiyor musunuz?”, “hala inanmayacak mısınız?” “Bu gidiş nereye?” gibi insana sorular yönelterek, düşünmeye teşvik eder.

İşte asıl nokta cevabı bulduğumuz yerden sonra başlıyor. Ya yaşantımıza bağlı kalıp inancımızı benimseriz ya da inancımızı hatırlar yaşadıklarımıza çeki düzen veririz. İnanç, insana bir davası, bir amacı olduğunu hatırlatır. Batılın karşısında Hakk’ın savunucusu olduğunu, şerrin karşısında hayrın öncüsü olduğunu hatırlatır.

Bu durum karşısında, batılı eleştirmeye hakkımız yok. Batıl işini gerektiği gibi yapıyor. Peki Hakkın savunucusu nerede? Onların arkalarında dayanağı olacak kaynakları dahi yokken, biz haklı olduğumuzda davada nasıl bu kadar aciz ve sessiz kalabiliyoruz?

Allah’ın izniyle Hak gelecek, batıl zail olacak. Allah nurunu tamamlayacak. İçimizde en ufak bir şüphe ve hüzün olmasın. Ancak benim korkum şu ki biz hangi tarafta yerimizi alacağız? Nerde olursak olalım, Allah ve Rasulüne taraf olalım, onlara karşı çıkanın tam karşısında duralım sevgili okur. Zira Cemil Meriç’in söylediği gibi taraf tutmayan insan, şahsiyeti felce uğramış insandır. Ben tarafım, hakikatin tarafıyım.

Rabbimize Hz. Lut (a.s) duasıyla gönülden yakarıyoruz: Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapa geldiği kötülükten kurtar…

Fatma Zehra Sağır

Görsel: https://pin.it/4uW3oPW