Benim Hikayem

Tûr Dağında

O halde neye inanıyordum? Onlardan değildim, bunlardan değildim, kimdendim?
Kimseye bir şey demedim. Soruların hepsi odamda, aklımda, kalbimde benimleydi.

Evrenin ve insanın sahibi birdir. İnsanın ait olduğu ve olacağı yalnız O’dur. Bunu bilmediğim zamanlar derin sancılar çekiyordum. Bir annenin çocuğunu doğuruşu misali kalbimde olanı ter dökerek avcuma aldım. Bu aslında tam olarak bu sancının bir anlatısı. Hayatımın herhangi bir döneminde karşıma çıksanız ve dinimi sorsanız cevabım hep aynı olacaktı, Müslüman olduğumu söylerdim. Hakiki olanın “Kimsin?” sorusuna bu cevabı vermek olduğunu henüz idrak edememiştim.

Başörtü takmaya karar verdiğimi söylediğimde yedinci sınıftaydım. Nasıl olsa doğru olan buydu; yapmalıydım, yaptım. Tanıştığım bazı insanların zannettiğinin aksine ailem zorlamamıştı. Küçük olduğumu, acele etmek zorunda olmadığımı, sonra vazgeçmemin güzel olmayacağını söylediler, dinlemedim. O gece gideceğimiz yere başörtüyle gittim. Güzel tepkiler, tebrikler ve hediyeler aldım. Bazı akrabalarımız dışında kimse bana üzücü bir şey söylememişti. Sekizinci sınıf okula başörtüyle gitmeye başladığım dönemdi. Öğretmenlerin bakışlarını hissediyordum. Sözlerinden bana yönelenleri hissediyordum. Çok önemsemiyorum diyordum ancak şimdi anlıyorum ki aidiyetsizlik hissiyatım oralarda başladı. Sürekli kendimi savunmak, anlatmak, ispatlamak zorunda hissediyorum.

Dindar olduğu söylenen çevrelere dahil olduğum zamanlarda da onlarla sürekli bir tartışma halindeydim. Orada da huzursuzdum. Onların olduğu yere de ait değildim. Anlattıkları içime sinmiyor, aklıma yatmıyordu, sorularım cevapsız kalıyor hatta verdikleri cevaplar beni sinirlendiriyordu. Böyle olamaz diyordum, eğer böyleyse benim burada ne işim var, niye böyle giyiniyorum, böyle davranıyorum? Ne orada çekinmeden konuşabiliyordum ne orada. Düşündüğümü nerede söylesem oraya aykırıydı. Ben de artık söylemiyordum.

Bir süre sonra sadece evde anlatmaya başladım. Bu da başka bir karmaşaya mahal veriyordu. Babamla olan tartışmalarımız ve anlaşmazlıklarımız boy gösterdi. Geleneksel bazı anlayışlar toplumun çoğunluğunun olduğu gibi onun da din algısını oluşturuyordu. O haklı olarak kızına doğru bildiklerini anlatmak, onun güzelce yetişmesini sağlamak istiyor ve anlattıklarının kabul edilmesini bekliyordu. Ancak öyle olmadı. Tartışmalarımızdan birinde “Senin inandığına inanmıyorum ben baba!” deyip akşam yemeği masasından hışımla kalkıp odama gittim. Odamda o kocaman cümle göğsüme aşılması mümkün olmayan bir dağ gibi oturdu. Düşünmemeye çalışmanın faydası olmadığını anlayınca yeni bir dağ eklendi o dağın yanına.

Göz yummaya çalıştım, geçiştirmeye çalıştım ancak insan göğsünde koca dağlarla yaşayamıyor. Bu sorumluluk yüklenmek istendiğinde çekinip istemeyen o dağlara hak verdim. O halde neye inanıyordum? Onlardan değildim, bunlardan değildim, kimdendim? Kimseye bir şey demedim. Soruların hepsi odamda, aklımda, kalbimde benimleydi. Galiba inanmıyorum ben, diyen ancak başörtülü bir kızdım. Emin olana kadar başörtümü çıkarmayı düşünmüyordum. Araştırıyor, okuyor, dinliyordum. Benimle benzer hislerde olan bir arkadaşımla oturuyor, yere kitapları seriyor ve anlamlandırmaya çalışıyorduk her şeyi. İnanmak istiyorduk. Dua ediyorduk, ağlıyorduk hatta. “Eğer varsan, göster bize bir şekilde; bir delil göster, bir mucize ver.” Görmeyi bilseydik bu duayı edebiliyor oluşumuz bir delildi. Kimi dinlesem, okusam hayatımı bunun üzerine şekillendiremem dedim.

Sonraları bu sürecin İbrahim peygamberin Allah’ı arayışına benzettim. Sahiden benim inandığım ilah ve din bana anlatılanlardan münezzehti; anlatılanlar insan lafıydı, batıp giderdi. 2017 yılında doğum günümde ablam bana bir meal hediye etti. Benim için Kur’an, kurslarda harf öğrenmeye çalışmaktan ibaretti. Anneler okurdu, dedeler ve babaanneler. Kulağa güzel gelirdi, uykumu getirirdi. O güne kadar soru sorduğum kimse Kur’an’a direkt olarak yönlendirmedi beni. Aklıma bile gelmiyordu oraya bakmak. Ulaşılmaz zannettiğim o kitap benim fıtratımmış, özümmüş, ait olduğum yermiş. Okumaya başladım, bana anlatılan her şey silinip gitti. Göğsümdeki dağlar, birer kuş tüyüne dönüştü, ayetler onlara üfledi ve o dağlar uçup gittiler.

Aidiyetsizlik hissim son buldu böylece. Aklıma Musa peygamberi getiriyor bu his. Allah ona seslendiğinde değneğini yere bırakmasını ve ayakkabısını çıkarmasını istedi. Kutsal vadinin üzerinde olması dışında belki amacı ne kadar dayanıksız olduğunu ona hatırlatmaktı. Değneğim yoktu ve yalın ayaktım. Ne onlardan ne bunlardandım. Bir ayet yerimi belirledi sonra: “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” İşte olduğum yer dedim: Müslümanım. Bu kez farklı söyledim bunu.

Pasif iyiliklerle yetinmeyenlerdenim, her duyduğuna inanmayanlardanım, düşünüp tartan, her sözü dinleyip en güzeline uyanlardanım. Müslümanım yani. Allah’a aidim. İşte yerim burası. İçine İslam adını alarak ideolojiye dönüştürülmüşlerden ve diğer tüm ideolojik dogmalardan uzağım. Yalnızca Müslümanım. Nereye gitsem başka isimlerle andı insanlar beni. Onların algısına göre başka başka isimler aldım. İnandıklarım onlara aykırıysa inancımı sorguladılar. Bazen “türbanlı ama iyi kız” olduğum düşünüldü bazen “tuhaf tuhaf konuşuyor” dendi. Lisedeki okul müdürümüz benimle ilk tanıştığında “senin gibi öğrencilerimiz de var” diyerek, bazı dindar çevrelerden insanlarsa fikrimi söylediğimde “tövbe tövbe” diyerek bana hoşgörüden ve ilkelerden bahsetti. Yücelttikleri hoşgörülerini lütfedip bana da gösterdiler.

Duydukları saygıdan dolayı kendileriyle gurur duydular. Sonuçta ne kimse bana “bizdensin” dedi ne ben kimseye “sizdenim” dedim. Başörtüyü uzun yıllardır takıyorum ancak ne zaman Kur’an ile tanıştım, artık olduğum yeri ve tesettürlü genç bir Müslüman olmayı tüm zanlardan arındırarak bir daha anlamlandırdım. Bulunduğum yer olan dünyanın tüm peygamberlerin dokunup gittiği yurt olduğu bilinciyle burayı geçici meskenim saydım. Tûr dağında gibi, ayakkabılarımı çıkardım, başörtümü örttüm. Kendimi isimlendirişim isimlendirildiğim her şeyden çok başka, çok öte bir yerde. Tüm sıfatlardan münezzeh olan bizi yetiştirsin, doğru sıfatlarda sabit kılsın.

Aycan İrem Uyğun

Görsel: Photo by Varun Yadav on Unsplash

Sosyal medyada paylaşmak ister misin?