Bi'söyleşi

Yeryüzü Çocukları Derneği Kurucularından Sümeyye Altun ile Söyleşi

Hoşgeldiniz Sümeyye Hanım,  öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Ben Sümeyye Altun. Boğaziçi Üniversitesi Kimya bölümünden mezun oldum. Yaklaşık üç yıldır Yeryüzü Çocukları Derneği’nin başkanlığını yürütüyorum. Ayrıca da İngiltere’de, University of College London’da; Education and International Development ( Eğitim ve Uluslararası Kalkınma) üzerine yüksek lisans yapıyorum.

Mültecilerle ilgili bir şeyler yapmaya nasıl karar verdiniz?

Aslında hiçbir şey bizi bir anda bir yere getirmiyor. Bazı şeyler içinde birikiyor ve belli bir yerden sonra o içinde biriken şeyler seni Rabb’ine duaya yönlendiriyor. Edilen bu dualar ile beraber Rabbin sana gerekli kapıları açıyor. Ben 13-14 yıl önce Suriye’ye gidip, 4 ay kadar orada kalmıştım. Bu benim için-şu anda yaptığım iş hakkında- ilk dönüm noktalarından birisiydi. Hayata bakış açımda ciddi bir farkındalık oluşturdu ve içimde bir şeyler bıraktı. Aklım Suriye’de kalmıştı. İyi ki de öyle olmuştu, elhamdülillah.

İkinci dönüm noktası olarak 2014 yazında Gazze’ye saldırılar başladı. Benim için çok ağır geçen, içimi yaralayan bir dönemdi. Çok dua ettim: “Rabbim bizi sadece şahit bırakma, bize vesileler kıl ki bir şeyler yapalım” diye. Çok şükür ki Allah bana bir melek gönderdi. O dönemde Gazze’den gelen yaralılar vardı. Ben de onların yanına gitmeye çalışıyordum. Orada bir çocukla tanıştım. Omuriliğine şarapnel parçacığı gelmişti. Bundan dolayı bütün vücudu felç olmuştu.

Onunla bir maceramız başladı. Bütün yaralılar gitti, bir tek o kaldı. Sonrasında arkadaşlarla beraber, onun hayatında etkin olmaya başladık. Onun hayatıma girmesiyle hayatım daha farklı bir hâl almaya başladı. Tamamen hayatımın merkezine onu koydum. Yaptığım her şeyden uzaklaştım. Bir yıl bittikten sonra ülkesine döndü. O ülkesine döndükten sonra hayatımda çok ciddi bir boşluk oluştu.

Bu boşluk hissi beni düşünmeye ve duaya sevk etti. O zaman da aynı duayı defalarca kez ettim. Şükür ki, arkadaşlarımla beraber mültecilerin temel ihtiyaçlarına yönelik yardım faaliyetlerinde bulunmaya başladık ama benim içim yine de rahat değildi. Evet, bir şeyler yapıyorduk ama bu şekilde çocukları hala kısır bir döngünün içinden kurtaramıyorduk. Tabi ki temel ihtiyaçlarına yönelik yardım etmek de çok önemli ama ben çocukların geleceklerini etkileyecek bir destekte bulunmak istiyordum. Bu minvalde de, eğitimle ilgili bir şeyler yapılmalı diye düşünüyordum. İlk olarak Suriyeli çocuklara derslerine yardımcı olacak bir program hazırlamakla işe başladık.

Sonra YEÇED yolculuğunuz nasıl başladı peki?

O zaman El-Cezire’de bir haber yayınlanmıştı. Haberde çalıştığı için okula gidemeyen Muhammed diye bir çocuktan bahsediyordu. Sadece haftanın bir günü Suriyeli bir grup tarafından eğitim görüyordu. Bu haberden sonra birçok insan Muhammed’ e yardımcı olmak için seferber oldu.

Neticede Muhammed okula başladı. Muhammedi okula yazdıran kişiler, sadece Muhammed ile sınırlı kalmayalım, daha çok insana dokunalım diye bir toplantı düzenlemişlerdi. Ben de o toplantıya tamamen tevâfuk eseri olarak katıldım. Dediğim gibi, zaten ben de Suriyeli çocukların eğitim derdini içimde taşıyordum. Bu şekilde, 2016’nın ağustos ayında YEÇED’i resmi olarak kurmuş olduk.

Üniversitede, bir yandan kimya ve biyoloji bölümlerini beraber okuyup, bir yandan da kurucu üye olmak zor muydu, nasıldı?

Tabi ki de zorlandım, hemen mezun olamadım mesela 🙂 Üniversite hayatımda genel olarak başarılı bir öğrenci olsam da, sonlara doğru kopuşlar başlamıştı. Hatta tamamen boş kağıt verip çıkmak zorunda kaldığım bir sınavdan sonra çok üzülmüştüm. Bu da, beni hayatımdaki öncelikleri belirlemek üzerine düşünmeye itmişti. Ben de önceliğimi “mülteci çocuklara” verme kararı aldım. Çünkü fark ettim ki, beni hayata bağlayan unsur buydu.

Peki, yolun başındaki motivasyonunuzu bugüne kadar nasıl koruyabildiniz?

Son 3-4 yılım çok dolu ve zor geçti. Çünkü mesele sadece çocuklara katkıda bulunmak değil. Psikolojik olarak da şahit olduğun şeylerden etkileniyorsun. Ayrıca bu dernek sürecine başlarken de çok farklı sıkıntılarla karşılaştık, zor süreçlerden geçtik. Aslında yaşanılan her sıkıntının insanın motivasyonunu düşürmesi beklenirken, benim daha çok sarılmama vesile oldu.

Bir de, hayatımda ilk defa bir şeyi – zorlu süreçler yaşamama rağmen- bırakamadım ki normalde bir şeyden sıkıldığımda kaçarım. Fakat burada ayrı bir durum var. Kapıyı çekip “Ben gidiyorum.” diyemiyorsun. İlgilendiğin belli bir kesim var. Söz verdiğin çocuklar var. Çocuklardaki değişimi de görüyorsun; hayatlarına nasıl dokunduğunu da görüyorsun. Motivasyonumu kaybettiğim zamanlar da çok oldu ama şükürler olsun bu süreçlerde, kurumsal bir yapıya sahip olmamız bizim ayakta kalmamızı kolaylaştırdı. Bazen sen motivasyonunu kaybetsen bile, ekip arkadaşların devam ettiğinde işler ilerleyebiliyor. Yani motivasyonum bitmedi değil, bitti. 🙂 İnşallah önümüzdeki dönemlerde daha motive bir şekilde devam ederiz.

İnşallah. Bu yolda sebât etmek, mültecilerle beraber çalışmak size neler kattı?

İlk olarak, çok fazla insanı tanımamı ve anlamamı sağladı diyebilirim. Hangisinden başlasam bilemiyorum. 🙂 Bir kere hayata çok farklı bir yerden bakmaya başlıyorsun. Sadece gördüğün ve sana sunulan ile kalmayıp, farklı insanların gözünden hayatı değerlendirmeye başlıyorsun.

Bir tane çocuk beni çok etkilemişti: 8 yaşındayken amcası ile beraber Türkiye’ye geliyor. Burada kazandığı parayı da Suriye’deki annesine ve üç kardeşine gönderiyor. Burada çok ağır şeyler yaşamıştı. Ben onu tanıdığımda 10-11 yaşlarındaydı. Onun gözlerinde gördüğüm şeyi hiç unutmuyorum. Gerçekten çok zor hayatlar var. Bu da seni hem şükre, hem de tekrar sorgulamaya götürüyor. O zaman da imtihanın ne demek olduğunu anlıyorsun.

Ayrıca, çocuklara yakından şahitliğim beni sınırların gerekliliği ve dünya düzeni üzerine çokça düşünmeye teşvik etti ama içinden çıkamadığım için sadece sorguladım 🙂

🙂 Dışarıdan bakan biz ve işin içinde olan siz olarak, mülteciler hakkındaki en büyük problemin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Çocukların en büyük sıkıntılarının aitlik hissi olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne buraya ne de Suriye’ye ait hissedebilyorlar. Çocukların ciddi şekilde maruz kaldıkları bir ırkçılık, dışlanma var. Bunun sebep olduğu birçok farklı problem oluyor. Bu, bazı durumlarda hem kendi içlerinde nefret beslemelerine sebep olabiliyor hem de Suriye kimliği ile olan bağlarını etkiliyor. Suriyeli olmak kötü bir şeydir algısı pek çoğunun içinde öyle yerleşmiş ki.

Peki durum böyleyken,  hem kendi içimizde hem de başkaları ile alakalı olarak önyargılarla nasıl mücadele edilebilir?

Bunun tek taraflı olmaması gerekiyor. Karşılıklı olarak gelişiyor önyargılar. Bu yüzden çözümü de karşılıklı şekilde aramak gerekiyor. Neler yaşadıklarını daha iyi anlamamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar önyargılılar ve tepkililer, çünkü bilmiyorlar. Bu tip insanlara doğru bildikleri yanlışları söylemek bazen bir çözüm olabilir. Fakat daha çok onların farklı bir pencereden bakmalarını sağlamak gerek diye düşünüyorum. Biz bile işin içinde çok olmamıza rağmen bazen önyargılı  düşünebiliyoruz.

Mesela, onun kültürünü yargılayabiliyorsun ama düşündüğünde onun kültürü böyle, o böyle öğrenmiş. İnsan, kendi durduğu yeri doğru, karşı tarafın durduğu yeri de yanlış olarak algılamaya çok meyilli. Bu yüzden birbirimizi dinlememiz ve anlamamız lazım. Çocuklar da bunu sağlamak çok daha kolay ama büyükler çocukların üzerinde o kadar etkinler ki.

 Yaklaşık 4 milyon Suriyeli, bunun yanında diğer milletlerden de mülteciler var ülkemizde. Bu bizim gerçeğimiz, bu konuda bir şeyleri aşmak zorundayız artık.

Bir de bu konuda atladığımız şeylerden birisi de, mültecilik durumuna sürekli acıyarak bakmak. Aslında mülteciler arasında da ülkemize ve halkımıza da çok güzel katkıda bulunan kimseler var. Biraz da bu insanlardan da bahsetmek gerekiyor. Mültecileri sürekli “alan” bir kitle gibi lanse etmek de tepkilerin ve önyargıların artmasında çok etkili.

Bütün bunların arasında, sizce bir mülteci çocuğun gözünden Türkiye nasıl görünüyor?

Daha önceden dediğim gibi, çocuklar sürekli olarak “Suriyeli” adı altında bir ırkçılığa maruz kaldıkları için çocuk kafasında çok farklı şeyler kurmaya başlıyor: Türk iyi, güzel, çalışkan, cesur, öğretmen, doktor. Suriyeli ise hiçbir şey, muhtaç ve kötü.

Bu algılar çocuğa yerleştikten sonra çocuklar zaten Suriyeli olduklarını söylemek istemiyorlar. Büyükler savaşın ne olduğunu bildikleri için Türkiye’ye karşı minnet duyuyorlar ama çocuklar savaşı hatırlamadıkları için sadece burada yaşadıklarını biliyorlar. Savaşta nasıl fiziki olarak zulüm görüyorlarsa, çoğu çocukta Türkiye’de duygusal olarak zulüm görüyor.

Biraz da mülteci kadınların yaşadığı zorluklardan bahsedecek olursak eğer…

Mülteci kadınları eşi hayatta olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırabiliriz. Eşi hayatta olan mülteci kadınların yanında koruyucu bir figür oluyor. Ama dul olan mülteci kadınlar daha zor süreçlerle muhatap oluyorlar. Pek çoğu zaten Suriye’den çok zor şartlar altında geliyorlar. Türkiye’de çok büyük bir savaş veriyorlar.

Düşünün ki bir kadın: yabancı, dul, mülteci, ve anne…Maddi sorumlulukların da ötesinde, çocukların iyi birer insan olabilmesi için çabalamak da bu kadınların görevi olarak duruyor. Bazıları Türkiye’de çalışmaya başlıyorlar ama bu durum da aile düzenini tamamen değiştiriyor.

Burada şöyle bir şey ekleyebilirim, kadınların çalışması meselesi Suriyeli kadınların hepsi için aynı değil. Mesela, Halep ve Şam kültürü arasında çok ciddi ayrımlar var. Halep kadını evinde olan kadındır, dışarıya çok çıkmaz. Halepli insanlar, Şamlı insanlara nispetle eğitime çok ilgi göstermez. Halepli ailelerde erkek iş hayatına erken yaşta atılır, kız erken evlenir, yuva kurar. Şam’da ise durum biraz farklıdır. Kadınlar üniversite okurlar, iş hayatına daha çok aşinadırlar.

Dolayısıyla Halepli ve eşini kaybetmiş bir mülteci kadının penceresinden bakarsak duruma, bir şekilde evine para getirmesi lazım fakat aynı zamanda çocuklarını da yetiştirmesi gerekiyor. Bu yüzden anne diğer çocuklarına bakabilmek için evin en büyük çocuğunun çalışmasına izin veriyor. Aslında annenin çalışmayıp, çocuğunu çalıştırması bize çok tuhaf geliyor ama onların dünyasından baktığımızda durum farklı. Onların kültürüne göre, annenin birincil görevi çocuklarına “sahip çıkmak”.

            Mültecilerle ilgilenen veya gönüllülük faaliyetlerinde yer alıp bir şeyler yapmak isteyen gençlere neler tavsiye edersiniz?

Genelde bu işlere, ihtiyacı olanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmak ile başlanıyor. Bence biz, üniversiteli gençler olarak biraz daha ötesini düşünmeliyiz ve daha uzun vadeli hayaller kurmalıyız. Bu, çocukların eğitimine yönelik bir çalışma olabilir. Mesela, bizim dernekte mentörlük çalışmalarımız var. Haftada bir gün çocuklarla bir araya geliniyor ve ders çalışılıyor. Bu vaktinizi çok alacak bir şey değil. Aslında o çocukla kurulacak bağ kişiyi de geliştirecek bir şey. Sadece çocuğa bir şey vermiyorsun, sen de bir şeyler alıyorsun. En azından bu yapılabilir diye düşünüyorum.

Ayrıca, bir araya gelmenin gücüne, bereketine de inanıyorum. Mültecilerle alakalı yapılabilecekler hakkında fikir üretirken, kendi bölümümüzle de bağlantılar kurabiliriz. Böylece çabalarımızın akademik gelişimimize de katkısı olabilir.

Bunlara ek olarak, fon toplamak da önemli işlerden birisi ama toplanılan fonlar genelde eğitim çalışmalarına kanalize edilmiyor. Halbuki eğitim çalışmaları çok ciddi maddi kaynak gerektiriyor.

Kısacası, herkes kendince farklı yollardan destek olabilir. Yeter ki dert edinelim, isteyelim ve çok dua edelim.

Çok güzel bir söyleşi oldu, teşekkür ederiz. 🙂

Ben teşekkür ederim. 🙂

Bi’tanıdık Ekibi